Kavganın gölgesinde açtım gözlerimi dünyaya, henüz açılan bir yoncayken. Teşneydim özgürlüğe. Asi çocuklar diyarı Serhat boylarında seken bir ceylan. Hiç oyuncaklarım olmadı; dert etmedim. Barbie bebeklerim olmadı. İsyan debisinde vuruldum şehrin “eşkıya” sevdasına.
Salkım salkım özlem büyüttüm, saflığına vurulduğum topraklara. Güneş emziren toprak. Tam umutlanmışken baharın yeşilliğinde, güzün kara ayazına mahkum edildik. Şubatın zemheri ayazında kış tuttu yüreğimiz.
Düşmanlık damıtıldı kardeşlik rahmine. Zulüm zerk edildi Mezopotamya’nın soykütüğüne! Dörde bölündü bedenim; dört hüzünlü kıta, dört yaralı dünya.
Yakama yapıştı baskı ve yasak.
Horlandım, çürümeye, unutulmaya terk edildi atalarıma ait ne varsa. Şahlandı inkar, cinnet zincirine vuruldu dilim; şişti, morardı. Susturulunca dilim, kan konuştu, çoğaldı alnımda toplu mezarlar...
Bombalar parçaladı bedenimi. Büyük yara tinde oluştu.
Göbeğim ölüm üçgeni...
Bir ben bilirim inkarın acısını, bir de inkarın yetim bıraktığı dul kadınlar ve yetim çocuklar. Her biri suretidir ülkemin. Ah, bir konuşabilseler, dağ büyüklüğünde özlem dökülecek yüreklerinden. Elbruzları aşar biriken acıları, çocukların, anaların.
Yüreklerinin diğer köşesi irem bahçesidir; nicedir barışa hasret.  Bayramlarımız şerha şerha. Vuruluyoruz her gün; sokak ortasında, zindanda, bayırda... Dağların kalbinde vuruluyoruz, sorgusuz, sualsiz...
Kan deryasında büyüyor bebeler. Süngü uçlarından damlayan kanımdır, Muş ovasında çağlayan nehir. Akar Munzur kan kırmızı.
Efkar, sellere sürükler nicesini. Bedenim çivili çarmıhta. Esaretli kaç ömür tükettik, ağırlığında ezildik özlemin.
Karanlık suretler sarmış etrafı, irin damıtır adanın üzerine. Gerçekler eriyor yalanlar içinde. Ehriman soylu eyyamların kahkahaları yükseliyor, sırtıma saplanan bıçak derinliğinde.
Kahreder, yorar beni soytarı gülmeler.
Güneşsiz kaç ömür tükettik! Kaç esaretli mevsim tedbili şaşar.
Boynumuzda asılı yüzyılın vebali...
Uğultu yükseliyor zindan dehlizlerinden. Değdi kalbimize, acıtıyor çarmıh çivilerinin sivri ucu. Bir uçurum açtı içimizde; uçsuz bucaksız...
Kaybolan insandır ada sessizliğinde. Uhrevi zaman rahminde irin bağlayan insandır. Ardamarı çatladı sinsice el ovuşturan melek yüzlü zaman-ı Ehrimanları. Ve cümle efendileri. Utanç kesildi dünya; Amed’den Paris’e boydan boya isyan.
En kısasından ömür biçildi bize. Ana rahmindeyken henüz süngüleniyoruz hala, yetim bırakılmış kaç çocuk ordusu kaldı geride. Toplu imha provaları yapılıyor üzerimizde, zifiri karanlık içinde. Alnımız poligon çemberi biçilmiş.
Ölümler süslüyor renkli manşetleri, tezayüt eden televizyon reytinglerini. Öylesine hoyratça, hayasızca.
Aman tanrım, ne cüzamlı bir çağ içindeyiz! Ölüm kusuyor. Kanlı bir deccal rolünde “kardeşlik”! Bu ne bela... Öldürülen de, suçlu da biz! Yargılanan da biziz; avukatsız, mahkemesiz. Ne yaman çelişki. Oysa mağduruyuz; kurbanı da biziz, çığlıklar altında ezilen bu lanetli çağın.
On altısındayım henüz ömrümün; kaç kuşağa kafidir acılarım. Usandım üşümüş serçe gibi titremekten. Tefekküre daldım, ozanlar diyarında; kendini arayan sözü buldum; oyun bozan bir çocuk oldum, zalimin gözünde.
Başkaldırdım sömürgeciliğe! Çağlayan kalbimde göveren inanç ve devleşen öfkeyle halkımın üzerine çöken karanlığın göbeğini deştim; temmuz sıcaklığında, alev ile...
* * *
Takvim yaprakları 14 Temmuz’u gösteriyordu. Yıldönümüydü. D.Bakır’da zindanda yaşanan vahşete karşı başlatılan ölüm orucunun.
Saydam bir sessizlik hakimdi, suskunluk büyütüyordu Serhat. Yorgun düşmüştü Bulanık. Yitirmişti tılsımını Murat. Çiyayê Spî sıyrılmıştı beyaz kefenden. Doruklarında sevda türküleri, naz eyliyordu dağların kalbi. Ağıtlar diziliydi küfemizde; içinde acılar saklı.
Belirdi entarisiyle kömür gözlü melek. Dayadı sırtını erik ağacına. Bakıştı, gökte yıldız burcu. Yüzü ay parçası.
Cesaret kuşandı, boydan boya inanç. Ezelden mütemayildi özgürlüğe ve kavgaya.
Birkaç adım öne çıktı. “Yaptığınız yanlış! Susmak, onaylamaktır!” dedi asi Kürt kızı.
Tanyeri atmadan tutuşturdu üç kibrit çöpü ile bedenini. Alev alev tutuştu saçları. Yırtıldı perdesi irin bağlayan zamanın. Çığlık şafağında vuran fecir ile uyandı şehir. Murat’ta su kurudu. Şerefdin dağı kızıla çaldı, çakmak çakmak. Boydan boya isyana durdu Kürt.
Dirildi umudun şafak vaktinde inanç, başak başak. Milyonların yüreğini ısıttı Ahura Mazda’nın sarı ışığıyla rüzgarın gümüş kanatlarında serpilerek yeryüzüne...
Çarçıra’da ölümle nefes nefese kaldı sinema salonunda. Çığlığı oldu annenin, kucağında bebeğiyle Halepçe’de.
Mazlum’la halaya durdu sureti, üç kibrit çöpüyle Newroz şavkında.
Amed surlarında çığlık oldu, Zekiye ile alkanlara boyandı.
Alevlere çarptı, suskunluğun, korkunun çirkin yüzünü.
Hepimize çarptı tokadı, göçüp giderken. Cümle iblislere dokundu bıçak keskinliğinde. Maskeleri düştü süflilerin; devden geriye köz kaldı.
Damladı ateşinden umutları, salkım salkım sarıya çalan Muş ovasında.
Ateş nabzında göverdi, gamzelerinde damlayan özlem, yüreğine işler dağların doruklarında umut besleyen, esmer gülüşleri. Güneş tadında usumu sarar, emsalsiz cesareti. Sevdası olur tutsağın.
Be heeey asi Kürt kızı! Kalbime damlarsın. Eridim cesaretinde, ateşte, dirhem dirhem.
İnanç olursun, Nirvana’ya damlayan bengisu.
Şimdi zamanıdır, düşleri toprağa damıtmanın.
Güneşi emziren topraklar...
Şakran 1 Nolu T Tipi Cezaevi