Annem de köyde bir kıza aşık olduğumu sanarak bu gidişlerime fazla ses çıkarmıyordu. Katılımların yeni yeni geliştiği yıllardı. Gidenler adeta efsaneleşiyordu; bu da yeni gidişleri beraberinde getiriyordu. Ailelerde ise korkunç bir tedirginlik vardı. Çocuklarını bir an evvel evlendirmeye çalışıyorlardı. Annemin de isteği biraz buydu galiba.
Bin dokuz yüz doksan yılının sonbaharında yine gerillaları görmek için köye gittim. Köye varmadan gerillalara uğrama isteği baskın çıktığından, onların yanına gitmeye karar verdim. Daha bir hafta önce karşılaştığım gerillalarla sanki yıllardır görüşmemiş gibi büyük bir hasretle kucaklaştık. Her biri ülke kokuyordu. İhtiyaç listelerini alıp haftaya buluşma temennisiyle yanlarından ayrılırken, bir arkadaş benden Boğaziçi manzaralı bir kartpostal ve zarf istediğinde hem çok şaşırmış hem de çok duygulanmıştım. Vedalaştıktan sonra köye gittim.
O akşam kaldıktan sonra, ne olur ne olmaz diyerek listeyi ertesi gün Silvan’a gelecek olan bir arkadaşa verdim. Köyümüzle Silvan arası 6-7 kilometre kadardı. Dağlardan, ovalardan bir kartal gibi havalanıp geliyordum bazen. Bazen de tadını çıkara çıkara yavaş adımlarla ilerler, yolda marşlar söylerdim.
Köyden ayrılalı yarım saat olmuştu. Artık dağlık alanın en zorlu yamacı başlıyordu. Yeni başladığım bir marşın tam nakaratını tekrarlıyordum ki bir anda onlarca namlunun bana çevrildiğini gördüm. Farkında olmadan özel timlerin yürüttüğü bir operasyonun tam ortasına düşmüştüm. Nakaratın tekrarı boğazımda düğümlenirken “teslim ol!” çağrısıyla adeta dizlerimin bağı çözülmüştü. Arkamdan gizlice yanaşan zebani ruhlu bir özel tim mensubunun saldırısıyla yere düştüm.
Bir anda başıma toplanan özel timler, av yakalamış leş kargaları gibi birbirlerini kutluyorlardı. Tedirgin olmama rağmen, üzerimde herhangi bir not veya pusula olmadığından sakin olmaya çalışıyordum. Onlar ise hemen ceplerimden tutun da en mahrem yerlerime kadar üstümü aramaya başladılar. Bir şey bulmamanın yarattığı hayal kırıklığıyla tekmelemeye, postallarıyla her yerimi vurmaya başladılar. Sonra nasıl akıl ettilerse nüfus hüviyet cüzdanımdan beni karakoldan sormaya karar verdiler. Ben de kendi kendime “nasıl olsa sabıkam yoktur, biraz sonra beni bırakırlar” diyorum. Ancak telsizlerden verilen mesajlar ve konuşmalar bütün umutlarımı yok etmeye yetti. Karakol komutanı, babamın uzun yıllar PKK davasından içeride olduğunu, benim de 1984’ün sonunda yine aynı davadan 12 gün gözaltına alındığımı söyleyince özel timler kendi aralarında ciddi ciddi beni infaz etmeyi tartışmaya başladı. Ben bütün bu konuşmaları yarı baygın, kan ve terim toprağa karışmış, sanki başkasının infaz kararı konuşuluyormuş gibi dinliyordum.
Evet, benden önce de yüzlerce insan bu şekilde yargısız infazlara kurban gitmişti. Yüzlerce insan, hatta belki binlerce insan gece yatağından kaldırılıp bir daha evlerine dönmemişlerdi. Bütün bunları yapanlar şimdi de benim infazımı tartışıyorlardı. Bir eksik bir fazla, bu insanlar için bir şey ifade etmezdi. Ailemin yükü omuzlarımdaymış, hayallerim varmış, annem beni merak edermiş; varsın merak etsin annem. Sana bu sonsuz acıyı tattırdığım için binlerce kez özür dilesem beni affeder misin, annem? Hiç olmazsa cenazem bulunsa... Kapanıp ağlayacakları bir toprak parçası olsa, bunu bile bir teselli sayıyordum. Benim aklımdan bunlar geçerken, yanıma yaklaşan tim komutanı son bir isteğimin olup olmadığını sordu. “Su” diyorum. O kadar susamışım ki bir bardak su için değil bir can, bin canım olsa vermeye hazırım. Kerbela’da susuzluktan ölen Hasan’lar Hüseyin’ler aklıma geliyor birden. Bilincimin bu kadar açık olmasına hayret ediyorum. “Öbür tarafta bol bol zemzem suyundan içersin orospu çocuğu” denilerek son isteğim böylelikle yerine getiriliyor.
İnfaz için her şey hazır. Başıma toplanan leş kargaları benden kelime-i şehadet getirmemi istiyorlar. Karın üstü toprağıma uzanmışım, sonsuz bir uykuya yatacağım... Ah bir de bir su içebilseydim. Annem ölümümü nasıl karşılayacak. Birisi namluyu kafama dayamış, birisi de namluyu havaya kaldırmış. “Eşhedü, Eşhedü- mefailün mefailün failün” edebiyat aklıma geliyor. Okulda ne çok zorlanıyorduk failatünlerden. Şimdi faili bile belli olmayan bir cinayetin kurbanı olacağım demek ki... Demek ki ölmek böyle bir şey. Demek ki kaderimin bana biçtiği ömür gömleği bu kadarmış. Eşhedünün sonunu tam getirecekken mermiler boşalıyor beynime.
Bir ölüyüm şimdi. Koyu kapkaranlık bir gecenin içindeyim. Sahi, ben nerdeyim? Bu gelen su sesleri zemzem suyunun şırıltıları mı? Ruhum nerede? Bedenim burada ama ruhum yok. En son beynim parçalanmıştı. Bu sonsuz karanlık da neyin nesi. Cenneteysem burası benden başka kimsenin olmadığı koyu kapkaranlık bir cennet olmalı. Aman allahım, bir sonsuz ömür burada mı kalacağım yoksa? Burası cennet olamaz! Melekler neden yaramı sarmıyor? Yoksa bilmeden cehenneme mi atıldım? Cehennem olsa o kadar korkunç bir yer değil. Bana ateş edildiğini hatırlıyorum. Beynim parçalanmıştı. Sahi, beynim nerede? Ateş olmadığına göre burası cehennem de olamaz. Araf, evet burası Araf olmalı... Ne cennet ne cehennem beni kabul etti...
Ellerimi oynatıyorum. Toprağın kokusunu alıyorum. Elimi uzattığım şeyin taş olma ihtimali yüksek. Çok uzaklarda vahşi yırtıcıların sesleri geliyor. Vahşi ve aç yırtıcılardan kurtulmuşken bir başka vahşi ve aç yırtıcılara yem olma duygusu yüreğimi buz gibi donduruyor. Yavaş yavaş yaşadığımı hissediyorum. Uzandığım yer bir toprak parçası. Kana ve dağılmış bir beyne ait izler yok. Hep uzansam diyorum. Hiç kalkmasam diyorum. Annem gelse, beni bulsa. Çocukluğumda olduğu gibi beni bir teşte koysa. Başımı yıkasa. Yaralarımı temizlese. Sahi, ne zamandan beri buradayım? En son ölmüştüm. Yemin ederim, ondan sonra bir şey hatırlamıyorum.
Annem üç gündür yattığımı söylüyor. Doktorlar anneme yaşamımın bir mucize olduğunu söylüyorlar. İki gün sonra dağın yamacında kuzu otlatan çobanlar tarafından farkedilmişim. Katırlar sırtında uzun bir yolculuktan sonra eve getirilmişim. Üç gündür yatıyormuşum. Sabahlara kadar bağırıyormuşum. Nefesi güçlü hocalar habire bana tükürmüş... Bir onlar tükürmüş bir ben tükürmüşüm onların yüzüne. Bunlar hep sonradan bana anlatılıyor. Ama ben hiçbirini hatırlamıyorum ki...
Ben şimdi kendi sonsuz suskunluğumda bir ölüyüm çünkü...