”Ne yazık ki, ‘mağduriyet’ ve ‘sürgünlük’ ve ‘risk altında’ olma hali, medyada ve kurumsal düzlemde, bizim isteğimiz dışında bize giydirilmeye çalışılan bir deli gömleği haline geldi. Avrupa bazında ‘sürgün akademisyenler’ mevzusunun artık esasen bir istihdam piyasası sorunu olduğu gerçeğini hasıraltı etmesi bakımından son derece sinsi bir söylem elbette.”
SON MÜLTECİLER 17. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Barış Bildirisine imza atan Aslı Vatansever, Doğuş Üniversitesi’nde 6 yıl çalıştıktan sonra işinden çıkarılan bir akademisyen. Şimdi Almanya’da Modern Şark Enstitüsü’nde çalışıyor. Akademisyenlerin Türkiye’de akademisyen olarak çalışmaya devam edemeyeceklerini anladıkları zaman gitmeyi tercih ettiğini vurguluyor. ‘’Yarı göçebe bir durum bu. Sonrasında ne olacağımızı bilmeden buralara geldik’’ diyen Vatanser ile mağduriyet ve sürgünlüğü konuştuk.
Bir akademisyen olarak savaşa karşı olduğunuzu ve yaşanan suçlara ortak olmayacağınızı imzanızla tüm kamuoyuna siz de açıklamıştınız. Barışı savunmak içinden geçtiğimiz karanlıkta hala en güncel gerekliliklerden biri. Siz barışı savunmayı nasıl yorumlarsınız?
Barışı savunmanın, herhangi bir yorumlama gerektirmeyecek kadar somut ve temel bir insani motife, (sadece bireysel olarak değil, bir tür olarak da) ”yaşamı sürdürme arzusu”na dayandığını düşünüyorum. Dolayısıyla burada çok allayıp pullayıp olağanüstü hale getirmek gerekmiyor barış talebini; zira her türlü süsleme, insanı maddi varoluş zeminine biraz daha yabancılaştırıyor. Bu nedenle, tam tersi, barış talebinin ne kadar basit, hayati bir ihtiyacın ifadesi olduğunu sürekli vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Ölmemek ve öldürmemek istemekten daha gerçekçi ve meşru ne gibi bir talep olabilir ki hayatta?
Birçok akademisyen, kamu çalışanı KHK’larla veya genelgelerle işlerinden edildiler. Yaşam alanları daraltıldı. Sürgünlere zorlandılar. Ancak bu hep bir mağduriyet, kişisel hikayelere sıkıştırılan bir örgü yarattı, yaratıldı. Bmağduriyet dilini nasıl yorumlarsınız?
Mağduriyet dili, doğruyu söylemek gerekirse, benim tanıdığım ”mağdurlar” arasında pek tasvip ve tercih edilen bir dil olmadı hiçbir zaman. Elbette istisnalar olabilir, ama Barış İçin Akademisyenler arasındaki genel eğilim, benim takip edebildiğim kadarıyla, ”mağdur değil, siyasi failiz” söylemine hep daha yakın olmuştur. Ancak ne yazık ki, ”mağduriyet” ve ”sürgünlük” ve ”risk altında” olma hali, medyada ve kurumsal düzlemde, bizim isteğimiz dışında bize giydirilmeye çalışılan bir deli gömleği haline geldi. Bilhassa akademik istihdam piyasasının tıkanma eşiğine geldiği Avrupa’da, Türkiyeli sürgün akademisyenlere bir iş açabilmek ve bunu yaparken elbette bu ”yardımseverliğin” prestijini de sürebilmek için Batılı akademik kurumlar ”risk altında akademisyen” damgasının altını çizmeye her daim özen gösterdiler. Bu söylem, hem özneyi hiçe sayması, hem de Avrupa bazında ”sürgün akademisyenler” mevzusunun artık esasen bir istihdam piyasası sorunu olduğu gerçeğini hasıraltı etmesi bakımından son derece sinsi bir söylem elbette.
Mağdur olmakla, direnmek arasındaki çizgiyi nasıl tariflersiniz?
Biri bir durum, diğeri ise bir tavırdır kanımca. Mağdur olmak, gadre, haksızlığa uğramak ve bir takım haklardan mahrum bırakılmak anlamında objektif bir durumu tarif edebilir. Direnmek ise, objektif mağduriyet karşısında iradeyi ayakta tutma çabasıdır herhalde en temelde.
Nerde olduğumuzun değil ama nerde durduğumuzun önemli olduğu zamanlardan geçerken, yurtdışında olmayı nasıl yorumlarsınız?
İnsana, hepimizin birbirimize emanet olduğumuzu öğretmekten gayrı hiçbir lirik veya epik yanı olmayan bir hayatta kalma savaşı.
Bu baskıcı rejim, bu izansız saldırganlık son bulduğunda, bugün herkesin ortaya koyduğu tekilleşen ama çoğul karakterli direniş, nasıl bir gelecek inşa edecek?
Var mı böyle ismiyle müsemma bir direniş? Yahut, şöyle sorayım: Elbet bir kısmımız hayatta kalmaya çalışırken, bir yandan da kalbinde insanca bir dünya hayalini koruyor; belki yazıyla-sözle bu hayali de dile getiriyor. Ama ”direniş” diye özneleştirebileceğimiz bir durum var mı, ben bilemiyorum. Dediğiniz gibi ”çoğul karakterli” ise zaten nasıl bir gelecek inşa edeceğini ancak o çoğulluğun en genel ortak paydası neyse, o belirleyebilir.
Akademi dünyasının savaşa karşı ilk kez bu kadar net bir tutum alması devleti neden bu kadar çok endişelendirdi?
Türkiye’de devlet ve üniversiteler arasında her daim varolagelmiş suç ortaklığına karşı ilk kez bu çapta bir ses çıktığı için olabilir. Ancak ben bunu da artık çok fazla romantize etmek taraftarı değilim. Devletin gerçekten çok korktuğunu falan düşünmüyorum; yaşadığımız şey daha ziyade akademide bir yeniden yapılandırma ve kültürel sermayeye dayalı toplumsal prestijin yeniden bölüşümü bence. Merkez Osmanlı diyarının devleti, başkaldırıyı tokmak yapıp başkaldıranın kafasına vurmayı, her türlü kalkışmadan merkezi otoriteyi daha da güçlendirmiş bir şekilde çıkmayı her zaman çok iyi bilir. Elbette burada bir komplodan bahsetmiyorum, daha ziyade devletin krizi fırsata çevirme oportünizminden bahsediyorum. Barış Bildirisi de bu anlamda AKP hükümetinin bir süredir yapmak istediği bir manevraya vesile oldu diyebiliriz.
Aradan geçen 4 yıla baktığınızda Türkiye’de akademi ya da eleştirel düşünceye dair ne söyleyebilirsiniz? Kaldı mı sizce?
Kalmamış olsaydı siz ve ben şu an bu röportajı yapıyor olmazdık diye düşünüyorum. Demek hala konuşacak bir şeyler ve o şeyleri dile getirecek birileri var ki, konuşuyoruz.
Barış Bildirisi’ne imza atıldığı süreçte Erdoğan ‘’Bu zihniyetin ihanetiyle 100 yıl önce de karşılaştık’’ dedi, kendilerini mağdur “Anadolu muhafazakarı” kimliğine, akademisyenleri de ‘ihanetçi’ batıcı bir kimlikle ifade etti. İktidarın, akademiye karşı hıncı nerden kaynaklanıyor?
Bu toplumda anti-entelektüalizmin geçmişi çok eskidir, 19. yüzyıla, rahmetli İdris Küçükömer hocanın ”üstyapısal ikilik” dediği olguya dayanır. Kaldı ki, bu konuda AKP ilk ve tek örnek de değildir. Hele bu ”ihanet” söylemi, Türk devlet geleneğinin olmazsa olmazıdır, biliyorsunuz. Ancak AKP iktidarında anti-entelektüalizmin bu derece geniş çaplı neşvünema bulmuş olmasının nedeni, belki bugün akademi ve bilim karşıtlığının konjonktürel bir eğilimle de destekleniyor olmasındandır: Muhafazakar popülizm, cehaleti ve kabalığı bir erdem olarak sunduğu ölçüde, fikri ve insanı ”incelten” her şeyi tukaka etmek zorundadır. Bunu yaparken de elbette alıştığımız, ”inceltilmiş” tartışma kuralları çerçevesinde değil, kendi mizacına uygun bir biçimde hakaret ederek, itip-kakarak ve zekice olmayan alaylarla yapacak. Erdoğan’ın tüm söylemlerinde gördüğümüz, hiç de orijinal olmayan, ama bu topluma tencere-kapak misali uyan taktik bundan ibaret.
İsveç’te bir yabancı
Cüneyt Caniş genç bir Kürt siyasetçisi ve hukukçusu. KCK adı altında yapılan operasyonlarda tutuklandı. Hala onlarca davadan yargılanıyor. Aldığı ağır hapis cezaları sonrası İsveç’e sığınma zorunda kaldı. Caniş, ‘’İsveç’te bir yabancıyım, eşim ve çocuklarımdan uzakta hayata tutunmaya çalışıyorum’’ diyor.
Cüneyt Caniş, 2000’li yılların başından beri Kürt siyasal partileri içinde çalışan genç bir avukat. HDP PM üyesi, BDP Van İl Başkanı ve Öcalan’ın avukatlığını yapan Caniş, KCK adı altında yapılan operasyonlarda tutuklandı, işkence gördü. Neredeyse her miting sonrası yaptığı konuşmaya dava açıldı. En son 8 yıl 9 ay hapis cezası alan Caniş, hakkında Türk devleti yakalama kararı çıkarttı. Hala onlarca davadan yargılanan Caniş, İsveç’e sığınmak zorunda kaldı.
‘Şu an zorunlu bir koçerim’ diyen Caniş, İsveç’te evlere pizza servisi yapan bir yerde uzun süre çalıştı. Şimdi bir toptancıda çalışıyor. Caniş mültecilik hikayesini anlattı.
Ağa, şeyh, cemaat
‘’Van’a baktığımızda, aslında uzun yıllar boyunca yerelde sağın iktidar olduğu, merkezde sağ temsiliyetinin olduğunu çok net söyleyebiliriz. Bu temsiliyet ise hep aşiretler üzeri yapılırdı. Türk sağı uzun yıllar ağa, şeyh ve cemaat örgütlenmesi üzerinden Van’da egemenliğini sürdürdü. Aslında hala bunu yapmaya çalışıyor.
Devletin Van’a bu kadar yüklenmiş olunmasının sebebi aslında etki sahasının geniş olmasından kaynaklanıyor. Yani Serhat bölgesinin merkezinde olması ve siyasal anlamda buraya öncülük etmesidir. Dolayısıyla, hukuk dışı ne kadar yol ve yöntem varsa Van’da uygulandı. Ancak tüm yönelimlere rağmen 2009 yerel seçimlerinden 2019 yerel seçimlerine kadar ortaya çıkan siyasal tablo Van’da Türk devletine ve aşiretlere karşı duruşun zaferiydi.
Kürt siyasal hareketinin bu yükselişine karşı devlet Van’ı çok açıktan geri almayı hedeflediği için AKP’nin ve Gülen cemaatinin ortak girişimi ile yoğun operasyonlar düzenledi. Ama her şeye rağmen Van halkının sağlam duruşu genel olarak Serhat bölgesini etkilemeye devam etti.
KCK operasyonları
KCK operasyonları ve ardından elleri kelepçelenmiş siyasetçilerin fotoğrafı AKP-Cemaat eliyle basına servis edilmesi kamuoyu gündemine girmişti. Aslında dalga dalga nerdeyse bu operasyonların girmediği il ilçe kalmamıştı. BDP’de il eşbaşkanlığı yapmaya başladığım dönem tam da operasyonların yoğun olduğu bir süreçti.
2010 yılındaki referandumundan bir gün önce sabaha karşı onlarca yönetimiz gözaltına alındı. Asılsız ihbarlar ile gözaltı ve tutuklamalar, polis fezlekesinin iddianameye, iddianamelerin mütalaaya ve mütalaanın da karara dönüştüğü bir hukuk garabeti yaşanıyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi. Konuşma yaptığımız her miting sonrası soruşturmalar açılıyordu; bir barış şöleninde yaptığım konuşmadan dolayı 3 yıl 1 ay 15 gün ceza almıştım, ilçe Newrozu’nda yaptığım konuşma nedeniyle 10 ay hapis cezası almıştım.
En son KCK adı altında yapılan operasyonda İzmir’de çocuğumun tedavisi için gittiğimde gözaltına alınarak Van’a getirildim. Benimle birlikte gözaltına alınanların tamamı belediye başkanları ve ilçe eşbaşkanlarıydı. Üç günlük gözaltı süreci yaşadık, her ne kadar bu operasyonların cemaat eliyle yapıldığı iddia edilse de AKP-Cemaat ortak çalışmasıydı. Türkiye’nin son 13-14 yılında AKP ve cemaatin Kürt karşıtlığı üzerinden tam bir işbirliği vardı.
Operasyona siyasal tavır
Gözaltı sürecinde yaptığımız değerlendirmede, siyasal olan bir operasyona karşı en doğru tavrın siyasal tavır olduğu ve iktidarın savcı, hakimlerine ifade vermenin doğru olmadığı kararına vardık. İfademizi almak isteyen savcıya ve sorgu hakimine ifade vermeyeceğimizi söyledik. Tabi ki sonuç olarak tutuklandık, on aya yakın bir süre tutuklu kaldık. Yargılama esnasında ilk duruşmada, neden savunma yapmayacağıma dair iki sayfalık bir yazı okudum. Kurgulanmış mahkemeye karşı ifade verirsem kendi vicdan ve ahlakım ile çelişeceğimi söyledim, yargılama boyunca ifade vermedim. Tahliye olacağım duruşmada mahkeme heyeti, “Kürtçe savunma için tercüman ister misin” diye sordu ben de anlamıyorsanız kendinize tercüman getirin, dedim. Bu durum mahkeme heyetinde ciddi bir tepkiselliğe yol açtı. Yani ben kendimi anadilimde ifade edebiliyordum anlamayan onlardı.
8 yıl 9 ay hapis cezası
Daha sonra başlayan çözüm sürecinde Sayın Öcalan’ın Newroz’da okunan mesajı savcı tarafından tahliyemize dair dayanak olarak dosyaya sunuldu ve tahliye oldum. Açıkçası tutuklanmamızın ve tahliye edilmemizin ne kadar siyasal olduğunu ortaya koyan ilginç bir tahliye kararı oldu. Tahliyeden sonra 15 yıl ceza aldım dosya Yargıtay’a gitti bozuldu, tekrar yargılama yapan mahkeme 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi ve hakkımda yakalama kararı çıkardı. Yaşanan bu süreçte hem sanık, hem tanık, hem de avukat oldum.
Bundan sonra artık kalamazdım. Beni mülteci olmaya açıkçası iktidarın sopası haline dönüştürülmüş yargının verdiği kararlar zorladı. Ayrıca yoğun bir yargı baskısı altında çok hareket kabiliyetimin kalmamış olması, ayrıca avukat olmama rağmen hukuktan bir beklentimin kalmamış olması, bu hukuksuzluğa karşı yeni mücadele alanlarında çalışmam gerektiğini düşündüğüm için yurtdışına çıktım. Özetle kendimi zorunlu koçer görüyorum.
İsveç’te yabancılaşma
Kürdistan’da oldukça hareketli bir siyasal gündemin içinden gelip bizim için ‘durağan’ diyebileceğimi İsveç elbette farklı bir ülke. Yoğunluk sonrası durağanlığın bizim gibilere çok uygun olmadığı gerçek. Ama şimdi yaşadığımız yerdeki hayatı daha Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filmine benzetiyorum. Yani kendi işine odaklanmış, duygularını aldırmış, yanı başında oturana birlikte çalıştığı kişi ile insani anlamda ilişki geliştiremeyen yabancılaşma hali.
Evlere pizza servisi
Kültürünü bilmediğiniz bir ülkede olmak ve yaşamak zor. Yani en azından Kürdistan’da caddede yürürken selam verme kültürü vardı, ama burada farklı kültür kodlamaları olduğu için bunu çok nadir görebiliyorum. İsveç’te nüfusun nerdeyse yüzde 80’den fazlası İngilizce bildiği için çok zorlanmadan hayatı devam ettirebiliyorum. İlk iş olarak bir restoranda bulaşıkçılık yaptım, sonra evlere pizza servisi yapan bir yerde uzun süre çalıştım. Aslında yaşadığım şehrin tamamını bu sayede öğrendim diyebilirim. Şimdi ise bir toptancıda çalışıyorum. Kimi zaman ofiste kimi zaman depoda.
Ama tanıklık ettiğim bir durum, özellikle oturumunuz almamışsanız iş ortamında iki kat daha zorlukla mücadele etmeniz anlamına geliyor. Günde 10-12 saat çalıştırılıp çok az ücret alana onlarca mülteci arkadaşla konuştum.
Şimdi İsveççe öğreniyorum, İngilizcemi ilerletmeye çalışıyorum. Burada bulunan yurtsever ailelerimizle bir araya geliyorum; onları ziyaret ediyorum. Ama açıkçası şu an kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Bir de eşim Alev ve oğullarım Aram ve Civan’dan uzakta hayata tutunmaya çalışıyorum.