‘KCK operasyonu’ adı altında sürdürülen siyası kırımı protesto amacıyla BDP’nin Siyaset Akademisi’nde ders vermek için başvuruda bulunan 700’ü aşkın akademisyenden biri de Prof. Dr. Meryem Koray’dı. İstanbul’daki Şerzan Kurt dersliğinde İnsan Hakları ve Demokrasi dersi veren Koray, dersteki gözlemlerini ve son gelişmeleri gazetemize değerlendirdi.

BDP’nin Siyaset Akademisi’ndeki ilk dersinizi insan hakları ve demokrasi üzerine verdiniz. Her ikisinin ilişkisi üzerine nasıl bir özet yapmak mümkün?
Dersin adı “insan haklarının bütünselliği ve demokrasi” idi. Kendi adıma insan haklarının dünyanın birçok yerinde hayata geçmesi konusunda birçok engelle karşılaştığını düşünüyorum. Örneğin insan haklarının en başında gelen yaşam hakkı bile, bir yandan savaş ve şiddet, açlık ve yoksullukla tehdit altında ve bütünüyle yaşanamamakta.
Öte yandan, insan hakları birinci kuşak (temel hak ve özgürlükler), ikinci kuşak (sosyo-ekonomik hak ve özgürlükler), üçüncü kuşak haklar (kadın, çocuk, çevre, tüketici gibi daha özel gruplara yönelik haklar) olarak adlandırılsa da, bütün hakların birbirine bağlılığını ve biri olmadan ötekinin de bütünüyle var olamayacağını düşünmek gerektiğini belirtiyorum. Bu nedenle temel hakları öne alıp, sosyo-ekonomik hakları öteleyen bir yaklaşımla, yalnız ikinci veya üçüncü kuşak hakların değil, fakat temel hakların da herkes için hayata geçemeyeceğini bilmek gerekir. Örneğin eğitim olanağından yeterince yararlanamayan kişi açısından düşünce ve vicdan özgürlüğü ancak kağıtta kalır. Bu nedenle toplumun, hatta yeryüzündeki herkesin hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanması için, örneğin sosyo-ekonomik koşulların hesaba katılması, bu hakların hayata geçmesinin önemsenmesi gerekir.
Ne yazık ki, gözden kaçan bu “bütünselci” yaklaşım nedeniyle temel hak ve özgürlüklerin de birçok ülkede veya her ülkede toplumun bazı kesimleri için hayata geçmekte zorlandıklarını görüyoruz. Örneğin böyle bakınca, en temel hak olarak yaşama hakkının bile, hem onurlu bir yaşam olabilmesi (özgürlük), hem bireyin kendini geliştirmesine olanak vermesi (eşitlik) hem de toplumun bunları sağlayacak biçimde örgütlenmesine (dayanışma) olanak vermesi gerektiğini anlıyoruz.
Yine yaşam hakkını ciddiye alırsak, yaşam hakkının “barış hakkı” ile bütünleşmesi de kaçınılmaz. Bu nedenle yaşam hakkı derken, barışı istemek, silahlanmaya karşı durmak, toplumsal ve küresel çatışmaların barışçıl yöntemlerle çözülmesini istemek gibi bir oldukça yoğun bir haktan söz ettiğimizi bilmemiz gerekir. 

Sözünü ettiğiniz bu esasları Türkiye’deki koşullara uyarlarsanız; nasıl bir tablo çıkıyor?

Türkiye’de anayasalara bakarsak bütün insan haklarının benimsendiğini görürüz. Uygulamaya bakarsak bütün haklar açısından sınırlanma ve olumsuzluklar karşımıza çıkar. Örneğin düşünce ve ifade özgürlüğü, kişi dokunulmazlığı, uzayan tutukluluklar, özel hayatın korunması, çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, eğitim hakkı gibi haklar açısından epeyce sorun yaşandığı bir gerçek. Bu çerçeve içinde, demokrasinin de aksak bir demokrasi olduğunu söylemeye gerek yok. Siyasal eşitliğin sosyo-ekonomik eşitlikle tamamlanmadığı ülkelerde siyasal demokrasinin yetersiz kalmamasına da imkan yok.
Bugün için en mağdur kesim olarak, dilini konuşamayan, kimliğini, kültürünü yaşatmakta engel ve zorluklarla karşılaşan Kürtleri gösterebiliriz kuşkusuz. Eşit vatandaşlık, ana dilde eğitim, kendi kimliğini var edebilme konularının en temel haklar arasında yer aldıklarına da kuşku yok. Ancak, kendi kimliği ve kültürünün bilincinde olmak, kendini var etmek arayışının bile belirli bir eğitim ve bilinç gerektirdiğini düşünürsek, yeterli eğitim almamış, ya da yaşam kavgası ve geçinme derdinde olup da bunları düşünme ve isteme noktasına ulaşamamış insanların çok daha mağdur olduğunu düşünmek de yanlış olmasa gerek.
Yani anadilde eğitim hakkı derken, bu eğitimden yararlanma ve ileri eğitim basamaklarına ulaşmak açısından ne kadar eşitlik sağlanacağı gibi bir mesele olduğu da unutulamaz. Dolayısıyla bir haktan söz ederken, bu haktan herkesin eşit olarak yararlanması gibi bir kaygıyı dikkate almamak düşünülemez.
 
Akademisyenlerin ‘KCK operasyonu’na karşı geliştirdiği bu kampanyanın önemini nasıl açıklıyorsunuz?

Akademisyen dediğiniz dünyada yer alanların herhalda düşünen, sorgulayan insanlar olması gibi, özgürlükten yana, eleştirel duruşu benimseyen ve daha iyi bir toplum ve gelecek hayalini yaşatma derdinde olan insanlar olması beklenir. Tüm bunlar nedeniyle Kürt meselesinde, hem haktan ve özgürlükten yana bir taraf olmak hem de mağdur olanların yanında yer almak kaçınılmaz geliyor bana. Derse katılmamın en önemli nedeni burada. 
Öte yandan, Kürt meselesinde barışçı ve demokratik çözüm isteyen biri olarak, sorunu dile getirenlerin, çözümü için çabalayanların, ne derlerse desinler, özgürce kendilerini ifade etmelerinden yanayım. Siyasal hak taleplerini dile getirmenin ve siyasal örgütlenmenin şöyle veya böyle engellenmesinin de, silahı ve şiddeti tetikleyeceğinden korkarım. Bunu ifade etmek ve bu tutuklamalara karşın derslerin devam ettiğini göstermek de önemliydi. Zarakolu ve Ersanlı’ya destek vermek de aynı şekilde önemli.   
 
Söz konusu operasyonda son olarak da avukatlar ve bazı gazeteciler hedef alındı. Bu hukuksuzluğun devamı ve engellenebilmesine dair öngörüleriniz nedir? Ek olarak, örneğin akademisyenlerin gönüllü ders verme kampanyası gibi, ne gibi benzer girişimlerde bulunulabilir?
Hukuksuzluk ve artan tutuklamalar, hak taleplerinin ve mücadelenin sürdürülmesini engellememeli kuşkusuz. Haklı bir dava ve mücadele var ortada. Ancak, bu mücadelenin artık silahla ve canlar üzerinden yapılmasının olumlu sonuçlar vereceğini düşünmüyorum. Zaten ilkesel olarak, çatışmaların çözülmesi ve hak talepleri için “barışçı mücadeleler” verilmesinden yanayım. Yani yaşam hakkı ve barış hakkı benim için çok önemli. Bu nedenle insan canları üzerinden, genç kuşakların kaybını göze alarak, toplumun en dinamik kesimlerinin savaşa sürülerek verilen bir mücadeleyi onayladığımı söyleyemem. Hele bundan sonra… Barışçı mücadele diye bir yöntemi benimsemek, verilene razı olmak anlamı taşımaz. Aksine, istediğini elde etmek için kararlı biçimde mücadele eden, bunun için  “yaratıcı” yol ve yöntemler arayan bir mücadelenin çok daha güçlü bir destek ve karşılık bulacağını düşünüyorum.
Tabii eğer bu ülkede ve bir toplum olarak birlikte yaşamak isteniyorsa, -ayrılık isteyenler için yollar gibi, düşünceler de farklı olabilir- Türk tarafında kalanları kazanmak, hatta bu mücadeleye onları katmak ve giderek kalabalıklaşmak gibi yaklaşımları anlamlı bulduğumu söyleyebilirim.
Biliyorum, yıllardır verdiği mücadeleden yorgun ve umutsuz Kürt halkı içinde barışçı mücadele dediğimde sempatiyle bakanlar az olabilir. Ancak genç kuşakları ve acılı ailelere bir gelecek vaat etmenin yolu, ancak barışçı mücadeleden geçebilir diye düşünüyorum. Gandhi’nin bir sözünü söylemiştem derste, onu tekrara edeyim; ‘ağaçlar nasıl tohumların içindeyse, amaçlar da araçların içindedir.’
 
Gönüllü ve dayanışmacı olarak ders verdiniz. Bu bakımdan ilk dersteki gözlemleriniz neler oldu? Katılım ve ilgi ne düzeydeydi?
Dersteki gözlemim, karşımadakilerin oldukça dinamik, dünyayla ve yaşadıkları sorunlarla ilgili, bunlar üzerine düşünen bir grup olduğu idi. Derse ilgi iyiydi, oldukça anlamlı sorular sordular ve tartışmaya katıldılar. Uzun süredir Kürtlerin bu toplumda en dinamik ve politize olmuş bir grubu temsil ettiğini biliyor, görüyorduk. Ders bu bilgiyi doğruladı diyebilirim.

ALİ BARIŞ KURT - İSTANBUL