AKP/MHP ve Erdoğan diktatörlüğü seçimle iktidardan düşer mi?

Bu sorunun yanıtını AKP kurucularından Abdüllatif Şener veriyor; “seçimi düşünenler seçimden önce seçim güvenliğini düşünmelidir.”

Son referandumda, Yüksek Seçim Kurulu’nun onayı ile seçim hilelerini ve oy hırsızlığını “meşrulaştıran” AKP, tartışmaları engellemek için, seçimlerde kullanılan mühürlü oy zorunluluğunu kaldırıyor.

AKP yönetimi, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Yasa’nın „Geçerli olmayan oy pusulaları“ başlıklı 101. maddesindeki, “arkasında sandık kurulu mührü olmayan oy pusulalarının geçersiz sayılacağı” hükmünü kaldırmayı planlıyor.

Erdoğan, AKP ve MHP’nin zayıf olduğu yerleri tespit ederek, şimdiden hile ve hırsızlık organizasyonu yapıyor. AKP bunun için, 7 Haziran 2015 seçimler ile 16 Nisan 2016 referandum sonuçlarını baz alıyor.  

On gün önce Erzurum-Karayazı’ya yapılan ev baskınları ve işkenceler de bu faaliyetlerin bir parçasıydı. Karayazı’da, 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP yüzde 96.31, AKP yüzde 1.84 oy almış; seçmenler HDP’ye 13.502, AKP 258 oy vermişti.

Erdoğan’ın master planı, kötülük ve mümkün olduğu kadar daha çok kötülüktür. AKP’nin başına geçerek, genel merkez yönetimini değiştiren Erdoğan; bu kötülük rejimini sürdürebilmek için, bizzat katıldığı il ve ilçe kongreleri ile 2019 seçim hazırlıklarını başlattı. Fakat bu hazırlıklar diğer partilerle eşit ve adil bir rekabeti içermiyor. 

Dolayısıyla AKP faşizmi ile seçim ve sandıklar yoluyla hesaplaşmak isteyen siyasi partiler, öncelikle seçmenlerini bu hile ve entrikalara karşı hazırlamalı ve örgütlü hale getirmelidir. 

Seçimle iktidara gelen faşizm, dünyanın hiçbir yerinde seçimle iktidardan düşmedi. Erdoğan ve AKP faşizminin de kalabildiği kadar iktidar da kalmak; seçim ve oy sonuçlarını, zorbalıklarının meşruiyet aracına dönüştürmek dışında bir düşünceleri yoktur.

Sivil, savunmasız insanlar katlediliyor, ormanlar yakılıyor, mezarlara saldırılıyor, ölüler mezardan çıkarılarak başka yere taşınıyor. Siyasetçiler ve gazeteciler zindanlara atılıyor. Gözaltı, işkence ve tutuklamalar eşliğinde, hükümet daha büyük cezaevleri yapıyor.

Böyle bir rejimin kendisinden adalet ve hakkaniyet istemek abestir. Çünkü adalet, devletin ve iktidarın değil, toplumun gücüdür. Yapılacak olan bu gücü, günlük yaşam içinde ve her anında mücadele edecek bir düzeye hale getirmektir. 

Bir rejimi faşizm diye tanımladıktan ve bu konuda hemfikir olunduktan sonra, bu rejime karşı yapılacak tek şey, onu alaşağı ederek ondan kurtulmak olmalıdır.

AKP/MHP iktidarı karşısında gözyaşının, ağlamanın ve yakınmanın hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası yoktur. Yapılacak olan siyaset alanında, üniversite kampüslerinde, meydanlarda, sokaklarda, zindanlarda faşizme karşı mücadele edenlere katılmak ve mücadeleyi büyütmektir. 

Bu uzlaşmaz çelişkileri homojenize ederek basitleştirmek, bütün motivasyonu ve beklentiyi yapılacak ilk seçimlere ve oy vermeye indirgemek mücadelesizliği önermekle eş anlamlıdır. 

Devrimci muhalefet ve demokrasi mücadelesi geliştikçe faşizm de azgınlaşacaktır. Tayyip Erdoğan ve AKP/MHP iktidarı ülke içinde ve dışarıda en zayıf ve en güçsüz dönemini yaşamaktadır. 

Zulmü zorbalığı tırmandırmaları, saldırganlıklarını sürdüreceklerini ilan etmeleri güçlü olduklarının değil, sıkışmalarının sonucudur.