İçeride ve dışarıda sular ısındıkça AKP’de şekilden şekile giriyor. Tayyip sağa sola efelenmekten vaz geçmemiş olsa da şimdilerde küçük harflerle, alçak tondan çıkıyor sesi. Hele Avrupa Birliği’ne karşı, mahcup aşık rolünde. Neresinden tutsan elinde kalır mı desen, neresi doğru ki mi desen?
Durum vahim; Suriye savaşına ve Türkiye’nin orada hezimete uğramasına eklenen Katar krizi, üzerine Almanya’nın İncirlik’ten çekilme kararı, AB’nin mali denetim kararı, Suriye’den sonra sıra Türkiye’de yorumlarının da işaret ettiği savaş olasılığı ve de 15 Temmuz darbe yargılamalarının başlaması ile Fetö-AKP bağlantısının isim isim dillendirilmeye başlanması suyu her yanda kaynama noktasına getirdi.
Geçen hafta Şamil Tayyar’ın “darbe davaları”nın görülmeye başlanmasıyla ortaya çıkacak gerçeklerden ne kadar korku yaşadığını konuşmuştuk. Bu korkunun nedensiz olmadığına dair bir öngörümüz zaten vardı, ama mahkeme salonlarında bu öngörüler birer gerçeğe dönüşmeye başladı. Medyanın kontrolü iktidarda olsa da, dosyalardaki gizlilik kararları artık işe yaramadığından gerçeklerin kamuoyundan tamamen saklanması mümkün değil. Ortaya çıkan gerçekleri çarpıtma ve etkisizleştirme konusunda iktidarın yüksek bir performans sergileyeceğine kuşku yok ancak durumu tamamen kontrol altında tutamayacaklarını dün görmüş olduk. Nitekim Tayyip Fetöcüleri içeride çürütmekle tehdit ettiği sırada, değişik illerde görülen duruşmalarda mahkemelerden tahliye kararları çıkıyordu ve o duruşmalarda AKP’nin içine düştüğü açmazın resmi çiziliyordu
Görünen o ki AKP düşüş dönemine girdi ve buradan kurtulması pek mümkün görünmüyor ancak giderken halka keseceği ekstra faturayı düşünmek bile irkiltiyor insanı. Zulmü daha nerelere tırmandıracak, ülkeyi bir savaşa sokup da mı gidecek endişesi hiç de yabana atılır gibi değil. Bunu düşünürken, geçen bir sohbetteki “Durum hiç iyi deği, 80’leri arar olduk” diye başlayıp “ama geçecek, bu da böyle devam edemez” diye biten diyaloğu anımsadım. Son yıllarda sıkça yaptığımız bir kıyaslama bu. Önce “90’lara döndük” denirdi, şimdi “80’leri arar olduk” deniyor.
Kıyas noktası 80’lere uzanınca günün vehametini tartışmak anlamsızlaşmış oldu aslında. Geçenlerde Diyarbakır Cezaevini anlatan ‘İz’ adlı belgeseli izlerken tekrar düşündüm orada yaşananları ve bu günü. Özellikle sokağa çıkma yasakları boyunca bölgede Kürtlere yapılanların 80’lerden daha azgın bir saldırı olduğuna kuşku yoksa da kıyas yapalım derken çok da farkında olmadan aynı zulme mi hazırlıyoruz kendimizi, bilemedim.
Ama bir şey kesin. Geçiyor tabi ki, zalim de zulüm de ebedi deği. Ancak çok uzun sürüyor geçmesi. Mesela 80’lerden bile başlasak 37 yıldır gün yüzü görmemişiz, üstelik yarın için endişemiz her zamankinden daha fazla.
AKP’nin haline geri dönersek; içine düştüğü açmaz derin, hem de çok. Artık düşüşe geçtiği de kaybedeceği de kesin, ancak giderken bizden neler götürecek sorusuna cevap vermek hem bir çırpıda sayılabilecek kadar kolay, hem etkisi yıllar sürecek acıları anlatacağı için zor.
Bu yüzden, sürece ve başımıza geleceklere şimdiden alışmaya çalışmak yerine, yani zulmü peşin peşin kabullenmek yerine; AKP’nin giderken daha fazla zarar vermesinin önüne nasıl geçebiliriz sorusuna odaklanmak, sık sık ve yüksek sesle bu soruyu sormak ve cevap aramak ve bilebildiğimiz, bulabildiğimiz her yöntemle karşısında durup mücadele etmek, günün ihtiyacı bu.
Geçenlerde gülerek anlattılar; hapishanede bağlama kursuna katılan müvekkillerden bir gruba öğretmenin ilk öğrettiği parça, “bu da gelir bu da geçer ağlama” olmuş. Geçer illaki ama marifet gelmesine izin vermemek değil mi?