Toplum da, evren de var olan her fenomen (olgu) veya olay gibi sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Evrensel sistemin diyalektiksel işleyişi, diyalektik ikilemler varolan sistemin sürmesi için devamlı bir değişim ihtiyacı duyarlar. Bu değişim ve dönüşümler her zaman evrensel sistemi, toplumsal sistemi zenginleştirmezler. Bazen zenginleşerek iyi sonuçlar olabileceği gibi bazen de daha kötü bir duruma, evrensel bir düzensizlik ya da toplumsal bir kaosta yaratabilirler. Toplumsal yaşam dediğimiz form ne sürekli bir biçimde kalan statik (durağan) oluşumdur, ne de bir mutlakıyete sahiptir. Böylesi bir durum toplumsal gerçekliğe de ters düşmektedir. Onun için diyebiliriz ki tarihi süreç içinde toplumsal yaşam da düz bir çizgide ilerlememiştir. Böyle bir tarih algısı yanlıştır. Tarihi düz çizgisel bir biçimde ele alan kişiler, gruplar, topluluk veya toplumlar dogmatik anlayışın sürdürücüleridirler. Kaderci anlayışın devamıdırlar demek yerinde olsa gerek.
Toplumu canlı bir organizmaya benzetebiliriz. Toplumda aynen canlı bir organizma gibi doğma, büyüme, çoğalma, hastalık ve ölüm gibi işlevlerinin hepsine sahip olan bir canlıdır. Toplum da canlı bir organizma olduğuna göre onun herhangi bir organın da meydana gelen rahatsızlık diğer bütün organların rahatsızlığına sebep olur. Yani organizmanın herhangi bir yerinde meydana gelen hasar bütünün acı çektiğini ya da bir sevinç durumunda bütünün moral ve coşku aldığını gözlemleyebiliriz. Söz konusu toplum da böyledir. Herhangi bir kurum ya da bölümünde meydana gelen olumlu veya olumsuz etkiler bütün toplumu ve kurumlarını etkiler. Örneğin, ekonomik alandaki bir refah bütün toplumsal kurumları etkileyebilir. Veya bu alandaki bir kriz de bütün toplumu bir huzursuzluğa sevk eder.
Toplum, sosyal ihtiyaçlarını giderebilmek için etkileyen ve etkilenen, ortak bir kültürel tarihi süreci paylaşan, gelenek ve görenek sahibi olan, karşılıklı bir şekilde birbirini tamamlayan birimlerin sahip olduğu birliktelik olarak tanımlanabilir. Toplum, çok sayıda insan birlikteliğidir demek mümkündür. Yine toplumu, ortak bir coğrafi mekanda bir birliktelik yaşayan, temel sosyal ihtiyaçlarını tatmin etmek için belli bir sosyal birim olarak işlevde bulunan, bireylerin birlikteliği olarak da tanımlayabiliriz.
Yaptığımız bu tanımlamalardan da görüleceği gibi toplumsallığın insan bireyi için hayatiliği bir vazgeçilmezlik durumu teşkil etmektedir. Ve insanlık tarihi üzerine yapılmış ya da yapılacak tanımlamalar ne kadar eskiye götürülürse götürülsün görülecektir ki insan her zaman bir grup, topluluk ya da toplum içinde yaşamıştır. İnsanlar veya birey için toplumda ya da grupta yaşamak mecburidir. Öyle ki, insanı ait olduğu toplumdan ayrı düşünmek mümkün değildir. Grup ya da toplum insanın kendini gerçekleştirdiği alan veya mekandır demek son derece yerinde bir belirleme.
Tarihi süreç içinde insanların toplumlarından koptukları veya ait oldukları toplumlardan tecrit edildikleri görülmüştür. Bu kimi zaman kopma olarak gerçekleşmiş, kimi zaman da deney amaçlı kimi kişiler tarafından yapılmıştır. Ve sonuçta bu insanların belli bir süreden sonra insani özelliklerini kaybederek tamamen hayvanlar gibi hareket ettikleri görülmüştür.
Amerikalı Kingsley Davis tarafından yapılan bir çalışma da, tecrit edilen çocuklar, sosyal temastan yani toplumsal yaşamdan hemen hemen bütünüyle uzak tutulan çocuklardır. (Bu çocuklar K. Davis tarafından Amerikan Sosyoloji Dergisi’nde etraflıca anlatılmıştır). ‘’Hindistan da bulunan Kamala ve Amala isimli ‘Kurt çocukların’ davranışlarının insandan ziyade hayvan davranışlarına benzediği görülmüştür. Bu iki çocuk ne konuşabiliyor ne de insani duygular gösterebiliyorlardı; hayvan gibi dört ayak üstünde yürüyor, çiğ et yiyor ve genel olarak ormanda yaşayan hayvanlara özgü alışkanlıklar sergiliyorlardı.’’ Kingsley Davis: ‘’Anna ve Isabella isimli tecrit edilmiş Amerikalı iki çocuğun da konuşma, yürüme ve kendisini besleme gibi bazı insani yeteneklerden yoksun olduklarını’’ ifade etmiştir. Yapılan araştırma ve gözlem sonucu bu insanların davranışları göstermektedir ki; bir insan topluluğu içinde yaşamaksızın, insanlarla ilişkiye girmeden insana özgü davranışlar sergilemesi, insan gibi yaşaması çok zordur. Ve toplum birey için vazgeçilmez yaşam alanıdır.
Emile Durkheim ve başka kimi düşünürlerin: ‘’Sosyal topluluk, toplum, bireyden önce gelir, yani insan toplumsal etkileşimin bir ürünüdür’’ belirlemesi de toplumun birey için ne kadar hayati bir önem taşıdığını göstermektedir. Burada amaç bireyi küçük düşürme, değersizleştirme ya da hiçbir işlevinin olmadığını söylemek, kanıtlamak değildir. İnsanlık tarihi sürecinde kimi zaman bazı insanlar, şahsiyetler yok olmakla karşı karşıya olan toplumları yeniden canlandırıp tarih sahnesine çıkarmışlardır. Böyle bireyler, şahsiyetler, toplumları hatta bütün insanlık için önder insanlardır. Mitolojiye göre Prometheus insanlığı kurtarmak için ateşi tanrılardan alıp insanlığa vermiştir. Ve sonra bitmez - tükenmez acılara maruz kalmıştır. Bütün peygambersel hareketler, insanlığı var olan bataklıktan çıkarmak için büyük çabalar sarf etmişlerdir. Kürt Halk Önderi, yok olma eşiğine gelmiş, ‘’baş aşağı giden’’, kendisini bile kendin inkar etme durumuna gelen Kürt halkını yeniden yaşama döndürmüştür. Şimdi bu halk özgürlüğünü alma aşamasındadır. Tarih sahnesinde buna benzer önderliksel şahsiyetler çoktur. Böylesi olumlu yönde topluma ve insanlığa mal olmuş olmakla beraber ne yazık ki bir de toplumun, halkların ve insanlığın yüz karası, ibret verici unsurlar da olmuştur.
Toplumu iki şekilde tanımlamak mümkündür. Birincisi geniş anlamda, ikincisi dar anlamda. Geniş anlamda bütün insanlığı içine alan toplumsal yapı olarak ifadelendirmek mümkünken, dar anlamda ise doğal bir kabileyi meydana getiren insan sayısı veya milyonları bulan günümüz toplumlarını örnek verebiliriz. Onun için bir sosyal bilinci ya da toplum bilinci olan bir insan topluluğundan bahsederken aynı zamanda bütün insanlıktan bahsediliyor.
İnsanın bir topluluk içinde yaşamasının en önemli nedenlerinden biri de en başından beri, kendisini karşısında çaresiz, yalnız hissettiği, ona göre büyük bir ‘’doğal güce’’ sahip olmasının yarattığı korkunun insani bir ortaklaşa hayata yönlendirdiği gerçeğidir. Bunun korkusunu atabilmek için de her zaman ortaklaşmış ve kimi doğal güçlere inanmışlardır. Bunun sonuncunda da din olgusuyla bir nevi kendilerini avutmuşlardır. Toplumsal gelişme diyalektiğinde düz çizgisel bir ilerleme değil, zaman zaman toplumda değişimi sağlayan kaos aralıkları vardır. Bu kaostan nasıl çıkılacağı ise mücadele eden tarafların tarzları ve nitelik düzeyleri belirleyicidir.
Toplumu tamamen işlevsel bir birim, örgütlenmiş bireyler, eşgüdüm eylemlerin dinamikliğini sergileyen işbirliğinin yaygınlığı, bunun sonuncunda da işlevsel farklılaşmalara karşı bir bütün olarak belirlemek mümkündür.
Elbistan E Tipi Cezaevi
MAHFUZ DÜNDAR: Yaratıcı gücün aktörü: TOPLUM