Mahkemeden adalet çıkmayacak

Dizi Haberleri —

9 Ekim 2020 Cuma - 23:00

  • Türkiye tarihinin en büyük bombalı saldırısı olarak da kayıtlara geçen, barış isteyenlerin hedef alındığı 10 Ekim 2015’teki Ankara Katliamı'nın üzerinden beş yıl geçti. Yalnızca göstermelik yargılamaların yapıldığı mahkeme, cezasızlık rejiminin adaletsizliğinin yeni mekânına dönüştü.

ZABEL MİRKAN

10 Ekim 2015 Ankara Katliamı’nın üzerinden tam 5 yıl geçti. Çoğumuzun kişisel ve politik yaşamları, bu tarihten sonra asla eskisi gibi olmadı. 10 Ekim’den önce yaşanan Suruç Katliamı ve ardından gelen 10 Ekim, Türkiye politikası açısından yeni bir yol ayrımıydı.

IŞİD tarafından üstlenilen sayısız bombalı saldırı oldu ve sayılarla ifade edilemeyecek kadar insan yaşamını yitirdi. Arkadaşlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz, anne-babalarımız bu yeni yol ayrımının “kurbanları” oldu. Asıl failler yargılanmadı, aksine davalar -özellikle de 10 Ekim Davası- görünür olduğu için devlet kendine sembolik birkaç isim seçti. Onları yargılamaya başladı. Bazıları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alırken, bazılarının tutuklanmasına bile lüzum görülmedi. Devasa bir tiyatro sahnesinin karşısına konumlandırılan bizler de bu süreci izlemeye başladık.

Peki bu göstermelik davalarda olup-biten neydi? 10 Ekim Katliamı'nın üzerinden geçen beşinci yılda özetleyelim.

 

Savaşa inat, barış hemen şimdi

10 Ekim sabahı, meydanda mitingin çağrıcıları olan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB imzalı bir pankart vardı ve üzerinde: "Savaşa inat, barış hemen şimdi” yazıyordu. Alana katılımın artmaya başladığı saatlerde, tam olarak 10:04'te art arda iki patlama meydana geldi.

Sonradan kayıtlara geçen haliyle anlaşılacaktı ki iki kişi tarafından eş zamanlı bir saldırı düzenlenmişti. O gün 100 insan yaşamını yitirdi, 391 kişi de yaralandı. Daha sonra hastanede hayatını kaybeden yurttaşlarla ölü sayısı 103’e yükseldi ve bu olay, Türkiye’deki en kanlı bombalı saldırı olarak kayıtlara geçti.

 

Dava iddianamesi

İddianamede yer aldığına göre saldırganlardan biri 1990 doğumlu Yunus Emre Alagöz, diğeri ise açık kimliği tespit edilemeyen Suriye uyruklu biriydi.

Saldırıyla ilgili 20'si tutuklu olmak üzere 36 kişi hakkında dava açıldı ve dava Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Kasım 2016'da görülmeye başlandı. Davanın savcısı Adnan Gümüş, 12 Haziran 2018'de "acımasız" ve "vahşi" dediği bu saldırının IŞİD adına gerçekleştirildiğini belirtti.

Sanıklar için “100 kişiyi kasten öldürme” suçlamasından 100'er kez; “Anayasal düzeni ihlal” suçundan ise 1'er kez olmak üzere toplamda 101'er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.

Gelinen noktada ise 10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonunun da aktarımlarıyla özetleyebileceğimiz haliyle şunlar oldu:

  •  7 Kasım 2016’da başlayan yargılama süreci boyunca Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 10 grup duruşması ve 54 celse görüldü.
  • 3 Ağustos 2018’deki karar duruşmasında tutuklu 19 sanıktan 9’u hakkında 101 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 9’u hakkında örgüt üyeliğinden 7,5 ile 12 yıl ceza verildi. Erman Ekici’ye ise örgüt yöneticiliğinden 18 yıl ceza verildi. Avukatlar itiraz etti.
  • Davada hiçbir kamu görevlisi yargılanmadı, devletin sorumluluğunun üstü örtüldü.
  • Firari sanıklar yakalanmadı ve yakalanmalarına yönelik hiçbir çaba gösterilmedi.
  • Sanık IŞİD’liler için istenen ceza, minimum ceza sınırına indirildi.
  • Mevcut sanıklar dışında katliamla ilişkisi tespit edilen kişiler, Ankara Katliamı Davası Avukat Komisyonu’nun ısrarlarına rağmen dosyaya dahil edilmedi.
  • Firari 16 sanığın dosyası ana dosyadan ayrıldı. Yani bu potansiyel katliamcılar hâlâ aramızda geziyor, cihatçı çetelerle birlikte insanları öldürmeye devam ediyor.
  • Emniyet Genel Müdürlüğü hâlâ Jandarma Genel Komutanlığı IŞİD teşhis albümünü dosyaya göndermiyor.
  • Yunus Emre Alagöz ve bütün arkadaşlarının Adıyaman'da örgütlendiği ve IŞİD'e katıldığı defalarca kanıtlanmasına rağmen Alagöz daha önce gözaltına alınıp bırakıldı.
  • IŞİD’in “Sınır Emiri” olduğu ve katliam emri verdiği bilinen sanık İlhami Balı ana akım medyada “Türkiye Emiri” olarak gösterildi. Saldırıyla ilgili ayrıntıların ise IŞİD'in Gaziantep Emiri Yunus Durmaz tarafından planlandığı iddianamede yer aldı. İkisinin de Suriye’deki esir kamplarında olduğu iddia ediliyor.
  • Gaziantep Emniyet Genel Müdürlüğünden gelen soruşturma belgeleri uyarınca ise bir diğer sanık Mustafa Delibaşlar’ın SGD kampında olduğu iddia ediliyor.
  • 10 Ekim Katliamı’na ilişkin yürütülen dava sonuçlandıktan 1,5 yıl sonra soruşturmayı yürüten savcı 9 klasör dosya sundu. Bunlar yargılamanın başında olması gereken belgelerdi. Yani 9 klasör davanın başından itibaren gizlendi.
  • Bir gübre satıcısı, Yakup Şahin’in kendisinden üzerinde 33 nitrat yazan gübreden 2 ton almak istediğini söyleyerek 155’i aradı. 2015’te Nizip Savcılığı tarafından Emniyet’e yazılan yazılarda Şahin'in şüpheli bir şekilde gübre almaya çalıştığı belirtilmesine rağmen yakalanmadı.
  • Davada tek tutuklu olan sanık Erman Ekici. Bu tek sanık Türkiye’de ilk defa “insanlığa karşı suç” tanımı ile hakim karşısında.
  • Davanın bir sonraki duruşması 15 Aralık 2020 tarihinde saat 10:00’da Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek.

 

Ben bunu bir ömür unutmayacağım

10 Ekim Ankara Katliamında katledilenlerin yakınları ve yaralı kurtulanlar, katliamın birinci yıldönümünde gazetemizin eki PolitikART’a düşündükleri ve hissettiklerini anlatmıştı.

 Münevver Berk (Katledilen Erol Ekici’nin hayat arkadaşı): Gördüğüm manzarayı anlatmam mümkün değil. Her yer ölü ve yaralı insanlarla doluydu ve her yerde kan vardı. Ben patlamanın etkisiyle çığlık attım, arkadaşlar beni tutup "Bulacağız" dediler. Sonra yaralılarla ilgilenmeye çalışan arkadaşlarımıza polis biber gazıyla saldırdı.

Alana girerken görmediğimiz polislerin birden bize saldırmaya başladığına tanık olduk. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Beni o gün en çok zorlayan bir haber alamamak oldu. 10 yıldır tanıdığım, 6 yıldır birlikte olduğum dostum, sevgilim yaşıyor muydu, yaralı mıydı; yaralı olsa mutlaka arar ve haber verirdi. Ama işte öldüğünü de kabullenmek istemiyorsun ya. Hep bir umutla bekledim. Çünkü insanlar da "Erol'u görmüşler, yaralıymış" gibi şeyler söylüyorlar ara ara, uğultuyla da olsa duyuyorum. Listelere bakıyorum bir yandan, Numune Hastanesi'nin önünde. Listelere bakıyorum ama aslında haberi de duymak istemiyorum. Hem haber almak istiyorum, hem kötü bir haber geleceğinden korkup o haberi duymak istemiyorum. Patlamadan sonra Erol'u her aradığımda telefonu çaldı, bu da umut verdi bana hep. Sonra İnşaat-İş'ten bir yoldaşımızın yaşamını yitirdiğini haberini aldık, ben de öylelikle Erol'u kaybettiğimi düşünmeye başladım. Nasıl ölür? Bunun yanıtı yoktu bende, inanmak istemedim zaten uzun süre. Bu sefer de "Hangi hastanede", "Cenazesi nerede", "Hangi morg" soruları başladı. Hangi hastane olduğunu öğrendik, sabah Adli Tıp'a gittik, sonra Erol'un cenazesini alıp Erzincan'a gittik.

Erol gündelik hayatta karşılaştığınız insanlar gibiydi, dışarıdan hiçbir farkı yoktu. Ama özelde Erol, tanıdığım en devrimci, en eşitlikçi ve mücadeleci insanlardan biriydi. Hiç egosu olmayan bir insandı.

Biz yine mücadelemizle kazanacağız. Yine biz birbirimizin yarasını saracağız. Karşımızdaki tek bir güç, biz de parçalı mücadelelerimizi bir araya getirip tek bir güç olmalıyız ki daha fazla insan ölmesin, daha fazla insanımızı kaybetmeyelim. Birlikte olduğumuzda üstesinden gelemeyeceğimiz acı da yok, aşamayacağımız zorbalık da.

 

 ‘Böğrüne bıçak saplanmak’

ne demekmiş anladım

Salih Canova (Kardeşi katledildi): Bazı şeyler, sizi, bir anda evrensel insanlık hallerinin en trajik yerine düğümleyiveriyor. Bir katliamda kardeşinizi kaybettiğinizde ilk hissettiğiniz şey, bu düğümün boğazınızı sıkması galiba. O güne kadar sadece duyduğunuz, okuduğunuz, izlediğiniz bir insanlık halinin öznesi oluveriyorsunuz. Bunu o an böyle adlandıramıyor olabilirsiniz ama benim ilk hissettiğim şey böyle bir iç daralmasıydı. Yer altımdan kaydı sanki, hayat orada durdu. Sonrasında geleneksel tanımların aslında gerçeği nasıl yansıttığına şahit oldum. 'Böğrüne bıçak saplanmanın', 'ciğeri yanmanın', 'beyninden vurulmanın' ne demek olduğunu o an anladım sanırım. Bunların hepsinin yüzyılların yaşamsal deneyiminden süzüldüğünü…

Yapacağım hiçbir tarifin aramızdaki sevgi ilişkisini açıklayabileceğini zannetmiyorum. Bunun yakınlarını kaybeden herkese özel bir durum olduğunu düşünüyorum. Herkes için yakınları, sevdikleri, onlarla yaşadıkları özel anlar çok değerli. Kardeşim çok zor bir hayattan gelmiş bir kadındı ve çok mücadeleciydi. Yaşamı boyunca önce bir kadın, sonra Kürt bir kadın, sonra emekçi bir Kürt kadın olarak hem gündelik yaşamın bütün açmazlarıyla hem de yaşamının bir noktasından sonra içine sinmeyen politik gerçekliklere karşı mücadele verdi. Yaptığı çoğu şeyi büyük politik anlamlar yükleyerek değil, kendiliğinden, o öyle olması gerektiği için yaptı. Katledildiği eyleme gitmesinin onun sağlığı açısından riskli olduğunu söylediğimde bana, “İnsanları arabaların arkasında sürükleyerek öldürüyorlar, neyi bekleyeceğiz?” demişti. Beklemedi de.

 

Kulağında çınlama,

havada garip bir koku

Gökhan Yaralı (Katliamdan yaralı kurtuldu): Alana girdikten sonra çok büyük bir gürültü duydum. Başımı çevirdim, havada büyük bir gaz bulutu gördüm. Sonrasında zaten gözümü yerde açtım. Patlama olduğunu o an anladım. Arkadaşlarım geldi aklıma, onlara bakmak için doğrulmaya çalıştım, başaramadım. O kadar garip ki insan hissizleşiyor. Kulağında büyük bir çınlama, havada garip bir koku. Her yerde koşuşan insanlar var…

Yaralandım mı diye elimle bedenimi yoklamaya başladım. Bacağımdan kan fışkırıyordu. Biz öyle bekliyorduk, zaten olayın şokundayız. Zaman geçtikçe ambulans gelmediğini fark ettim. Neden gelmiyor sorusu ve çevredeki çığlıkların da etkisiyle öleceğimi düşündüm. Hızla gözüm karardı. O an aklıma kızım geldi. Benimle konuşmaya çalışan tanımadığım birine, “Kızım size emanet” dedim. İşte o an insan bir garip oluyor. İnsanlar ölmesin dediğimiz ve bunu istediğimiz için, barış dediğimiz için öldürülmek istendik ve birçoğumuz şu an aramızda değil.

Ben yaşamımı yitirmediğim için görece şanslılardan biriyim. Yaralı olarak hastaneye kaldırıldım, bacağımdan kan fışkırmaya devam ediyordu. Hastanede gözümü açtığımda kulağımdaki o çınlama devam ediyordu. “Arkadaşlarım ne oldu?” İlk aklıma gelen bu soruydu. Patlama olmadan hemen önce İdil ablayla sohbet ediyorduk. İlk günler, "O kadar arkadaşım ölmüşken ben neden yaşıyorum" duygusundan hiç kurtulamadım. Bu garip bir sorumluluk yüklüyor insana ve her uyandığınızda bunun ağırlığıyla uyanıyorsunuz.

 

Nefes alamayan insanlara

biber gazı sıktılar

Uğur Erman (Katliamdan yaralı kurtuldu): Bombanın basıncı sarstı, olduğum yerde durdum, yaralandığımı fark etmedim. Bilincim de yerindeydi, garın içine gitmek istedim. İki bomba art arda patlayınca sanırım devamı gelecek diye düşündüm. Bir de baktım bacağım tutmuyor, kaldıramıyorum. Gördüm ki dizden aşağısı komple kan içerisinde. İki kişi koşarak geldi, koluma girdi ve garın içindeki pastanenin önüne yatırdılar. İlk müdahaleyi SES'teki hemşireler ve doktorlar yaptı. Sonra birden polis müdahalesi oldu, gaz attılar.

İki bomba arasındaki birkaç saniye bana saatler gibi geldi. Sonrasında olaylar o kadar çok hızlı gelişmeye başladı ki mesela pastanenin orada kaç dakika yattığımı hatırlamıyorum. Polis müdahalesi geldi, sağlık emekçisi arkadaş, ‘Seni buradan götürelim gaz attılar' dedi. Ben de sağa doğru baktım ama kan kokusundan başka bir şey alamadım o gaz etkilemedi beni.

Bahadır abi vardı. Canlı bombaya çok yakın, o çevrede yaşamını yitirmeyen tek kişi o. Yanındakilerin hepsi öldü. Arasında bir metre var, yok canlı bombayla. O polis müdahalesini hatırlıyor. Bana çok şey anlattı, insanın kanı donuyor. Polis, küfrede küfrede gaz sıkmış... Zaten o gazı sıktıktan sonra yaralılara müdahale eden birçok kişi uzaklaşmış. Ölümlerin artmasının bir sebebi de o polis müdahalesiydi, ambulansların gelmesinin engellenmesiydi... İnkâr ediyorlar şimdi. Gizlilik kararından şundan bundan kaynaklı. Ama ne kadar gizlemeye çalışsalar da insanların kafasından bir ömür gitmeyecek. Ben bunu bir ömür unutamayacağım... O polis müdahalesi olmasaydı, ambulanslar erken gelseydi, belki 15-20, hadi diyelim ki bir kişi daha kurtulurdu. Bir kişi olsun, ne fark eder. Nefes alamayan insanların üzerine bir de gaz atıyorsun... Orada da kalmadı bu kötü muamele, sonra da devam etti. Bahadır abi mesela yoğun bakımda, ameliyatlarda birkaç kere ölüp ölüp dirilmiş. Yoğun bakımda bir hasta bakıcı karnına yumruk atmış küfür edip. Doktor girip o hasta bakıcıyı dövmüş. Sonra başka bir hasta bakıcı gelmiş, ‘Bir ölmediniz, kurtulamadık sizden' diyor onu da kovuyorlar yoğun bakımdan. Tabii herhangi bir soruşturma olmadı. Yani sürekli bir sıkıntı... Polis tacizi, şu bu.

 

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.