• İsviçre 14 Haziran’da yapılacak "10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır" referandumuyla geleceğini oylayacak. Sosyalist Parti Göçmenler Birimi Eşbaşkanı Sinem Gökçe, "Aileler anayasa gereği birbirinden koparılıyor. Çoğunluğu savaş mültecisi olan bu insanlar, ileride güvenceli bir statü kazanma umuduyla yaşıyor. Bu umut ortadan kalkacak” dedi.
  • Yeşiller Partisi Büyük Şehir Meclis Üyesi Erbil Güneş ise referandumun kabul edilmesi halinde İsviçre ile AB arasındaki serbest dolaşım anlaşmasının da tartışmaya açılabileceğini belirtti ve ekledi: “Girişimin kabul edilmesi, Avrupa’daki ortaklarla iş birliğini zorlaştırabilir."
  • Gazeteci Serkan Demirel de "Bu referandumun ortaya çıkardığı en rahatsız edici gerçek, burada yaşayan insanların gerçekten eşit bireyler olarak görülmemesi" dedi. Gazeteci Rüştü Demirkaya ise mültecileri bir “nüfus yükü” olarak kodlayan yaklaşımın, İsviçre’nin insani geleneğini zayıflatacağını vurguladı.

 

ERDOĞAN ZAMUR

İsviçre, 14 Haziran 2026 tarihinde son yılların en önemli halk oylamalarından birine gidiyor. Halk oylamasına sunulan “Keine 10-Millionen-Schweiz-Nachhaltigkeitsinitiative” (10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır - Sürdürülebilirlik Girişimi), ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonu aşmamasını hedefliyor. İlk bakışta sadece bir nüfus planlaması önerisi gibi görünen bu girişim, esasında İsviçre’nin gelecekte nasıl bir ülke olmak istediğine dair daha derin bir tartışmanın merkezinde yer alıyor.

Girişime göre nüfusun 9,5 milyonu aşması halinde Federal Konsey ve parlamentonun nüfus artışını sınırlandırmaya yönelik önlemler alması gerekecek.

İsviçre’de 2023 yılında yapılan son genel seçimde, sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP), 200 sandalyeli İsviçre Federal Meclisi’nde yüzde 28 oy oranıyla birinci parti çıkarak 62 sandalye kazandı. Sağ ve merkez partiler, hem Federal Meclis’te hem de Eyalet Konseyi’nde bariz bir üstünlüğe sahip oldu. “10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır” girişimi de bu seçimlerde, sağ politikanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Girişimi destekleyenler, İsviçre’nin sınırlı coğrafi alanı ve doğal kaynaklarının artan nüfus baskısını taşımakta zorlandığını savunuyor. Artan nüfusla birlikte konut, ulaşım, enerji ve kamu hizmetlerine yönelik talebin de yükseldiğini belirten destekçiler, nüfus artışının kontrol altına alınması gerektiğini düşünüyor.

Muhalifler ise İsviçre ekonomisinin büyük ölçüde göçmen iş gücüne dayandığına dikkat çekiyor. Sağlık hizmetlerinden mühendisliğe, inşaattan bilgi teknolojilerine kadar birçok sektörde yabancı çalışanların önemli rol oynadığını belirten muhalifler, yaşlanan nüfus ve düşen doğum oranları nedeniyle iş gücü ihtiyacının önümüzdeki yıllarda daha da artacağını vurguluyor. Bu nedenle göçün sert bir şekilde sınırlandırılmasının ekonomik büyümeyi yavaşlatabileceği ve sosyal güvenlik sistemi üzerinde yeni baskılar yaratabileceği belirtiliyor. İsviçre’deki siyasi parti temsilcileri, kurum yöneticileri ve gazeteciler 14 Haziran’da yapılacak referandumu gazetemize değerlendirdi.

Umut ortadan kalkacak!

Sosyalist Parti (SP) Göçmenler Birimi Eşbaşkanı Sinem Gökçe, referandumun İsviçre’de son yıllarda yapılan en kapsamlı oylamalardan biri olduğunu söyledi. İsviçre’de 2002’de serbest dolaşımın başlamasından bu yana nüfusun, ağırlıklı olarak göç odaklı olmak üzere 1,7 milyon arttığını belirten Gökçe, Bu artışın ne kadarının göçten kaynaklandığı büyük ölçüde iş piyasasına bağlı. Ekonomi canlandığında, şirketler yurt içinde yeterli işgücü bulamaz. Hastaneler ve bakımevleri de dahil olmak üzere kamu kurumları, ihtiyaç duydukları uzman personeli sıklıkla AB ülkelerinden getiriyorlar” dedi. Gökçe, girişimin yalnızca 10 milyonluk bir nüfus sınırı öngörmediğini, nüfusun 9,5 milyonu aşması halinde Federal Konsey ve parlamentonun çeşitli kısıtlayıcı önlemler almak zorunda kalacağını söyledi. Gökçe, girişim metninde aile birleşiminin önlem alınması gereken alanlar arasında sayıldığını belirterek, bunun ailelerin parçalanmasına sebep olabileceğini ifade etti. Gökçe, “Referandum metni, aile birleşimini önlem alınması gereken alanlar arasında sayıyor. İsviçre’de çalışan biri çocuklarını, eşini, anne-babasını artık yanına alamayabilir. Aileler anayasa gereği birbirinden koparılıyor. O an itibarıyla, geçici kabul statüsündeki kişiler (F statüsü) artık oturma izni, yerleşim izni, İsviçre vatandaşlığı veya başka herhangi bir kalma hakkı alamayacak. Çoğunlukla savaş mültecisi olan bu insanlar ileride güvenceli bir statü kazanma umuduyla yaşıyor. Bu umut ortadan kalkacak” dedi.

Yeniden müzakere edilmeli

10 milyon sınırının aşılması halinde İsviçre’nin, iki yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ile serbest dolaşım anlaşmasını feshetmek zorunda kalabileceğini de belirten Gökçe, bunun, “giyotin maddesi” nedeniyle kamu ihaleleri, teknik ticaret engellerinin kaldırılması ve tarım ürünleri ticareti gibi başka ikili anlaşmaları da etkileyebileceğini ifade etti. Referandum metninin bu önlemlerin nasıl uygulanacağını ayrıntılı biçimde tanımlamadığını söyleyen Gökçe, nüfus artışı devam ettiği sürece yeni kısıtlamaların gündeme gelebileceğini belirtti. Federal Konsey’in nüfus büyümesine yol açan uluslararası anlaşmaların yeniden müzakere edilmesini talep etmek zorunda kalacağını belirten Gökçe, “Önce iltica ve aile birleşimi kısıtlanıyor, sonra insan hakları sözleşmeleri yeniden müzakere ediliyor ya da feshediliyor. En sonunda AB ile ikili anlaşmalar çöküyor” dedi.

2,5 milyon kişi oy kullanamayacak

Gökçe, referandumun çalışan hakları açısından da risk taşıdığına dikkat çekerek, SGB, Unia ve Travail Suisse gibi sendikaların girişime karşı çıktığını hatırlattı. Düzenlemenin ücret korumasını zayıflatabileceğini belirten Gökçe, “Gerekli denetimler olmadan işverenlerin yabancı işçileri daha düşük ücretlerle çalıştırmasının önü açılabilir” dedi. Son olarak İsviçre pasaportu olmayan 2,5 milyon insanın oy kullanamayacağına da değinen Gökçe, kendi partisinin bu referandumda “hayır” diyeceğini belirterek şunları ifade etti: “SP için ‘hayır’ oyu, yalnızca mevcut durumu korumaktan ibaret değil. Gerçek sorunları, konut darlığını, ücret baskısını, zorla çalışan sağlık sistemini somut ve etkili önlemlerle çözme alanını açıyor: daha fazla konut inşaatı, daha güçlü toplu iş sözleşmeleri, bağlayıcı asgari ücretler, kiracıların korunması.”

Çocuklar açısından sonuçları olacak

Referandumun yalnızca nüfus artışı ve göç politikalarıyla bağlantılı olmadığını belirten, Luzern Grüne (Yeşiller Partisi) Büyük Şehir Meclis Üyesi Erbil Güneş ise girişim metninde özellikle iltica politikası, aile birleşimi, oturum ve yerleşim hakları ile vatandaşlığa kabul süreçlerinin hedef alındığını söyledi.

Bu alanlarda uygulanacak olası kısıtlamaların, insanların yaşamlarını doğrudan etkileyen temel haklarla bağlantılı olduğunu belirten Güneş, özellikle çocuklar açısından ciddi sonuçlar doğabileceğine işaret ederek şunları söyledi: “Aile birliğinin korunması, güvenli bir yaşam sürebilmek ve geleceğe dair istikrarlı bir perspektife sahip olmak, çocukların en temel hakları arasındadır. Bu hakların siyasi hedefler uğruna sınırlandırılması büyük bir risk yaratır.”

İsviçre yalnızlaşabilir

Güneş, yüksek kiralar, trafik yoğunluğu, altyapı üzerindeki baskı, doğal alanların korunması ve yaşam kalitesi gibi sorunların gerçek olduğunu, ancak girişimin bu sorunların sorumlusu olarak göçmenleri ve azınlıkları gösterdiğini söyledi. Bu yaklaşımın toplumdaki bazı grupları kolayca “sorunun kaynağı” haline getirdiğini belirten Güneş, göçün daha sert sınırlandırılmasının sağlık, bakım, teknik meslekler, inşaat ve eğitim gibi alanlardaki nitelikli çalışan açığını da derinleştirebileceğini ifade etti. Güneş, referandumun kabul edilmesi halinde İsviçre ile AB arasındaki serbest dolaşım anlaşmasının da tartışmaya açılabileceğini belirterek, “Girişimin kabul edilmesi, Avrupa’daki ortaklarla iş birliğini zorlaştırabilir. İsviçre uluslararası alanda daha fazla yalnızlaşabilir. Ekonomik ilişkiler zayıflayabilir ve dışa açık yapı zarar görebilir” dedi. Güneş, referandumun sonucunu ise şu sözlerle özetledi: “Benim için bu referandumun özeti, ‘hayır’ çıkması halinde insan haklarını korunması, toplumsal barışın güçlendirilmesi, çocukların ve ailelerin haklarının savunulması, çalışan haklarının koruması, Avrupa ile güçlü ilişkilerin sürdürülmesi ve kapsayıcı bir İsviçre’nin korunması anlamına gelecek. Eğer ‘evet’ çıkarsa ayrımcılık riskinin büyümesi, toplumun daha fazla kutuplaşması, insan haklarının zayıflaması, aile yaşamı hakkının zarar görmesi, İsviçre’nin yalnızlaşması ve çalışan haklarının baskı altına girmesi riski anlamına gelecek.”

İki tarafın dili de sorgulanmalı

Gazeteci Serkan Demirel ise tartışmada yalnızca referandum yanlılarının değil, referandum karşıtlarının kullandığı dilin de sorgulanması gerektiğine dikkat çekti. Referandumu destekleyenlerin göçmenleri çoğu zaman toplumsal sorunların kaynağı olarak gösterdiğini, karşı çıkanların ise onları çoğunlukla ekonomiye katkıları üzerinden savunduğunu belirten Demirel, her iki yaklaşımın da göçmenleri toplumun eşit bireyleri olarak görmekte yetersiz kaldığını söyledi.

Demirel: “Asıl soru, yıllardır bu ülkede yaşayan, çalışan ve hayat kuran insanların gerçekten eşit bireyler olarak görülüp görülmediğidir. Bu referandumun ortaya çıkardığı en rahatsız edici gerçek de budur. Yani tartışmanın merkezinde yabancılar var, ancak onların insan olarak varlığı çoğu zaman ikinci planda kalıyor veya onlara söz hakkı tanınmıyor” dedi. Demirel, referanduma her halükarda karşı durmak gerektiğini belirterek şöyle konuştu: “Bir toplumun sorunlarına çözüm ararken belirli bir grubu hedef haline getirmek, demokratik ve kapsayıcı bir gelecek inşa etmez. İnsanların değeri ekonomiye katkılarıyla ya da nüfus istatistiklerindeki yerleriyle ölçülemez. Bir ülkede yaşayan herkes, kökeninden bağımsız olarak eşit saygıyı ve eşit hakları hak eder. Bu anlamda İsviçre’ye düşen de yabancıları bu ülkenin bir sorunu olarak değil, bu ülkenin bir gerçeği ve parçası olarak kabul etmektir.”

Referandumun dili sağa çekiyor

Referandumun yalnızca demografik bir sınır meselesi olmadığını belirten, Cenevre Üniversitesi Sosyoloji Doktora Öğrencisi ve Gazeteci Rüştü Demirkaya ise SVP'nin uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösteren aşırı sağ bir tutum izlediğini belirtti. Demirkaya, söz konusu sağ partinin göç, iltica, Avrupa karşıtlığı ve ulusal egemenlik gibi başlıkları referandumlar aracılığıyla sürekli kamuoyunun gündeminde tuttuğunu söyledi. Demirkaya, bu anlamda referandumların yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geldiğini ifade etti: “Referandum, Avrupa’daki genel aşırı sağ yükselişinden bağımsız düşünülemez. Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamalarına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor.”

Sol yalnızca teşhir edemez

Bu tür girişimlerin toplumda karşılık bulmasının ardındaki gerekçeyi yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik olacağına da değinen Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya, girişimin İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından da ciddi bir uyarı niteliği taşıdığını belirterek tartışmanın yalnızca göç politikalarıyla sınırlı olmadığını söyledi.

Girişimin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), Cenevre Mülteci Sözleşmesi ve çeşitli Birleşmiş Milletler sözleşmeleri kapsamında güvence altına alınan temel haklar açısından da tartışma yarattığına değinen Demirkaya, göçmenleri ve mültecileri bir “nüfus yükü” olarak kodlayan yaklaşımın İsviçre’nin insani geleneğini zayıflatacağını vurguladı. Demirkaya, son olarak, “Kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek” dedi.