- Memduh Selim Bey, 1918'lerde şöyle yazıyordu: Çözümü düşünmeliyiz. Bu trajedilerin çarelerini doğuracak “anne”, “örgütlenme”den başkası değildir… Kararlılık, çalışma ve dirençle kurulan örgütlenme.
- Her medeni milletin üzerine yükseldiği temel olan; akıl ve cesaret sahibi insanların önderlik ettiği, Kürdistan’ın en gizli köşelerine nüfuz edecek, karanlıkta hayat meşalesini yakacak bir "toplumsal örgütlenme".
HUSEYIN CUMO
Kürtler, I. Dünya Savaşı sonrası bağımsız bir siyasi projeyle ortaya çıkmadı. Bunun nedeni program, irade veya bağımsızlık arzusunun yokluğu muydu, yoksa büyük ölçüde toplumun böyle bir ölçekteki siyasi projeyi, devlet himayesi olmadan yürütme kapasitesinin olmayışı mıydı? Komşu toplumlar da en az onlar kadar harap durumdaydı, ancak aradaki fark neydi?
Kürt sorunu üzerine birçok siyasi ve toplumsal araştırma kaleme alan, “Silahlı Hankahlar: Nakşibendi Tarikatının Siyasi Tarihi” ve “El-Enbar: Çayır Savaşlarından İpek Yolu’na” adlı iki kitabın yazarı olan Rojavalı Huseyin Cumo, Memduh Selim Bey ve Kemal Fevzi’nin 1918-1919 yıllarında Jîn'de yazdıklarından yola çıkarak, bu sorulara Kürt Araştırmaları Merkezi'ndeki makalesinde izahat getiriyor:
Siyasi hareketlerin temel görevlerinden biri, ulusun geçmiş deneyimlerini incelemek ve ulusal projenin geleceğini ve kaderini, o ulusun fertlerinin zorlu günlük yaşamına bağlamayan vizyonlar sunmaktır. Bu durum, bugün yeniden şu soruyu gündeme getiriyor: Kürt siyasi hareketleri, mücadelesini toplumun en kırılgan kesimlerine bel bağlamadan yürütebilir mi? 100 yıl önce Kürt milliyetçi hareketi, ulusal projesini toplum olmadan ilerletemedi ve toplum da bu bedeli taşıyamadı. Sonuç, Kürtlerin bugün yaşadıkları durum oldu. 100 yıl önce Arapların ve Türklerin durumu da daha iyi değildi, ancak Yeni “ulus-devletler” yaratmayı amaçlayan doğrudan Avrupa himayesi vardı. Bu himaye, Kürtler, Ermeniler ve Süryaniler gibi bazı halklara ve onların siyasi hareketlerine sunulmadı.
Gerçekti, küçük ayrıntı değil
Memduh Selim Bey ve Kemal Fevzi’nin 1918-1919 yıllarında Jîn dergisinde yayımladıkları makaleler dizisi, siyasi bir projeyi omuzlaması istenen halkın henüz savaştan sağ çıkamadığı gerçeğine dikkat çekme girişimiydi. Metinlerinde Kürtler, savaş, soykırım ve açlık karşısında hayatta kalmaya çalışan, büyük bir kısmı şehirlerin eteklerinde çadırlarda yaşayan, ekmek bulamayan insanlar olarak görünür. Oysa dönemin milliyetçi tartışmaları, Kürt tarihini ve toplumsal gerçekliğini sanki bu ağır insani tablo önemsiz bir ayrıntıymış gibi ele alıyor.
Memduh Selim Bey, I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Kürt entelektüel ve gazetecilerdendi. Savaşın Kürt toplumu üzerindeki toplumsal etkileriyle ilgilenen nadir seslerden biriydi. Kürdistan Teali Cemiyeti'nin kuruluşuyla eş zamanlı olarak Jîn dergisinde birçok makale yazdı. Özellikle “Hawar – Çığlık” başlıklı yazısı, savaş sonrası Kürtlerin günlük yaşamına dair nadir bir belge niteliğindedir. Daha sonra romancı Mehmed Uzun tarafından hayatının bazı kesitleri “Siya Evînê” romanında edebi malzemeye dönüştürüldü. 1930’da İhsan Nuri Paşa ile birlikte Ağrı İsyanı’na katıldı. İki yoldaş aynı yıl (1976) vefat etti: Memduh Selim Bey Şam’da, İhsan Nuri ise Tahran’da.
Memduh Selim Bey, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi ve İstanbul’un işgali nedeniyle Kürtlerin yaşadığı I. Dünya Savaşı acılarını yazdı. İronik olan şudur ki; İmparatorluk, 1918 sonunda yenilgiye uğramış ve Osmanlı Devleti’nin işgal edilmemiş kısmında Kürtler nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. 1918-1920 arasında Osmanlı, fiilen İstanbul’u ve tüm batı ile güney kıyılarını kaybetmiş, Avrupa işgali Anadolu sınırlarına kadar ulaşmıştı. Dolayısıyla pratikte Kürdistan ve Kürtler, Osmanlı’dan geriye kalan en büyük parçayı oluşturuyordu. Bu gerçek, Mustafa Kemal tarafından direnişi örgütlemeye başladığı anda hızla kavranmış ve direniş, esas olarak “Şark Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”ne (kaydedilmemiş adıyla Kürdistan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) dayandırılmıştı.
“Kurtuluş Savaşı”nın büyük muharebeleri başlamadan önce Kürt toplumu, savaş, Rus akınları ve kıtlık nedeniyle parçalanmıştı. Anadolu’daki şehir kuşakları, savaşın ve savaş sırasında İçişleri Bakanı ve Sadrazam Talat Paşa’nın Kürt toplumunu parçalama planlarının (Enver Paşa’nın bu politikalara ne ölçüde katıldığı veya karşı çıktığı hâlâ ayrı bir inceleme konusudur) çifte kurbanı olan yerinden edilmiş Kürtlerle doluydu.
Gördüklerini anlatıyordu
Memduh Selim Bey, bu atmosferde kendi gözleriyle gördüklerini şöyle anlatıyordu:
Ankara, Konya, Adana ve Erzurum’da Kürt grupları yetim gibi sendeleyerek yürüyor; yemeksiz, barınaksız, umutsuz… Van’dan, Bitlis’ten… Göçmen sürülerinin kalp atışlarını dinleyin ve bir an olsun yüzlerine bakın, sonra gözlerinizi çevirin. Bu muzdarip insanlara reva görülen ne acı bir azaptır ki; kendilerine günde üç-beş kuruşu, hatta isterlerse yüz kuruşu geçmeyen cüzi bir ücret vaat ediliyor, sonra hiçbir şey verilmiyor, sığınma yerlerinden kovuluyorlar; yollarda evlerini, ailelerini, sevdiklerini kaybediyorlar; hayvanlarını, ölümün yaşamdan daha merhametli olduğu yerlerde kaybediyorlar ve avuçlarındaki birkaç kuruş da fırsatçı tüccarlar ve kasaplar tarafından gasp ediliyor!
Kendi ülkelerinde cömertliği gurur ve görev sayanların bugün yardıma muhtaç hale gelmesi ne acı bir ironidir!
Kaç kapı çalsak, kaç kişiye yalvarsak, hangi yollara başvursak da yırtık elbiselerimiz, hiçbir şey bulamayan boş midelerimiz ve yüzlerimizdeki sefalet ifadesi, karşılaştıklarımızdan yalnızca soğuk bir şaşkınlık, küçümseyici bir tiksinti veya merhamet ve insaniyetten yoksun geçici bir merak uyandırıyor. Bu dayanılmaz zulüm nedir?
Kapanmayan yaralar
Sonsuz yoksunluk halleri, toplumumuzun dokusunda kapanmayan yaralar bıraktı ve bırakmaya devam ediyor. Buna dikkatinizi çekerim. Bu yaralardan zevk alanlar, onları bize reva görenler veya bunları alçak çıkarları için kullananlar olabilir. Peki ya siz, “Kürtlerin koruyucusu ve fedaileri” olduğunu iddia eden ileri gelenler, bunu da kabul mü edeceksiniz? Bu toprakların bugün yaşadığı felaket manzarasının en azından bir üzüntü ve çaresizlik ifadesi gerektirdiğini görmüyor musunuz?
Eğer durum buysa inanın bana, bu milleti bu kadar perişan eden fırtınalar hepimizi acımasızca yok oluşun eşiğine sürüklemekte gecikmeyecek. Gelecek dönemler, taşıdıkları ağırlık ve birikimle bize ne kurtuluş fırsatı tanıyacak ne de kendimizi toparlamamıza veya hayatlarımızı kurtarmamıza izin verecek.
Ankara’daki Kürt erkeği alkolü veya uyuşturucuyu bilir miydi? Bu soruyu sormak bile, bütün bir nesli kasıp kavuran trajedilerin zincirlerini kırma gücüne sahipken kayıtsızlığa gömülenlere tokat gibi bir darbedir. Bu halkı hiçbir suçu olmadan alçaklığın derinliklerine sürüklerken seyirci konumunda kalanların bir gün kendi kaderlerini tayin etme hakkını nasıl talep edebildiklerini anlamıyorum!
Ankara’dan, Adana’dan, bölgemizden, Bitlis’ten, Van’dan, Erzurum’dan her gün göçmenlerin imzasıyla gelen, satır aralarında sefalet, acı ve yaralar taşıyan, yardım çığlıkları atan mektuplar alıyoruz. Bu kelimeler nasıl olur da cehennem yaraları gibi kalbimize yapışmaz?
Bugün yerinden edilmiş Kürtler “Açım, çıplağım, evsizim, hastayım” diye haykırıyor. Evet, gerçek budur. Aramızdaki merhametlilerin en kutsal görevi, bu trajedilere çare bulmak için tek bir dakikayı bile kaybetmeden harekete geçmektir. Kürt göçmenler evlerine dönmelidir.
Döndüklerinde temiz sular, geniş ovalar ve ulu dağlar bulacaklar. Harika! Peki ya soğuktan koruyacak bir kulübe bulabilecekler mi? Geri dönen Kürt, açlığını bastıracak ve onu yıkımdan kurtaracak bir çuval kara arpa bulabilecek mi?
Kendi gözlerimle gördüm; “kurtarılmış yerler” denen topraklara özlem ve heyecanla koşan o perişan insanlar orada yalnızca açlık ve merhametsiz bir evsizlikle karşılaştılar. Bunların yarısı bilinmeyen ufuklara ve karanlık hayallere doğru kaçarken yok oldu. Geriye kalanlar ise o topraklara yakıt oldular; oradan yıkılmış duvarlardan ve çocuklarına nimetler vermesi, gelecek nesillerine yetmesi gereken yerde yalnızca ot buldular.
Yarının Kürdistan’ı tehlikede
Yerinden edilmiş Kürtler, eski yurtlarına dönmelidir; istedikleri budur ve bunu gerçekleştirmeliyiz, ancak dönmeleri yeterli midir? Geri dönen Kürt, kışın şiddetinden koruyacak bir ev ve yaz-kış yetecek yiyecek bulmalıdır. Bu iki şart sağlanmazsa dönüş, yeni bir ölüm yolculuğundan ve yeni bir işkenceden başka bir şey olmayacaktır.
Ey gençler, ey Kürt kurtarıcıları! Kürtler arasında ahlaki, sağlık ve toplumsal hastalıkların ne kadar nadir olduğunu iyi bilirsiniz. Bu savaş ve göçün alçaklığını, bizi toplumsal ve sağlık açısından ne kadar zayıflattığını anlıyor musunuz? Kürtler arasında uyuşturucular neredeyse yoktu ve fuhuşun yayılması Allah korusun. Frengi gibi hastalıkların adını bile bilmezdik.
Bugün, dört yıl süren bu felaketlerden sonra Kürt halkı ülkelerine bu afetlerden birini, bazen birden fazlasını taşıyarak dönüyor. Yarının nesli, yarının Kürdistan’ı tehlikededir!
İyi düşünün! Kalpleriniz güçlü, ahlakınız yücedir. Gerçekçi olduğunuzu, yanılsamalardan uzak durduğunuzu ve gerçeklerle yüzleşmekten korkmadığınızı bildiğim için açıkça söylüyorum, yaralayıcı da olsa: Bunlar, bu kanlı savaşın bize armağan ettikleridir ama çözümü düşünmeliyiz! Bu trajedilerin çarelerini doğuracak “anne”, “örgütlenme”den başkası değildir… Kararlılık, çalışma ve dirençle kurulan örgütlenme. Her medeni milletin üzerine yükseldiği temel olan “toplumsal örgütlenme”. Akıl ve cesaret sahibi insanların önderlik ettiği, Kürdistan’ın en gizli köşelerine savaşta da barışta da nüfuz edecek, rehber ve kurtarıcı olacak, yoksulluk ve sefalet karanlığında hayat meşalesini yakacak bir toplumsal örgütlenme.
Bu insanlar kimdi?
Kürt entelektüel Kemal Fevzi, Jîn dergisinde Temmuz ayında kaleme aldığı bir makale yayımladı. Şöyle yazıyordu:
Göç yaralarını ve acılığını açmama izin verin! Kimse duymuyor yalnız yurdumun iniltilerini; Kürtlerin acısıyla yas havasında ağlıyor! Bu sıcak Temmuz ayının son günleri bana Urfa, Musul, Mardin, Diyarbakır, Adana ve Konya’daki hemşehrilerimi hatırlatıyor; onlar saf ebedi huzura teslim oldular. Bir yıl önce bu çaresiz ellerden uzakta ölen o diri ölülerin bugün utanç perdeleri haline geldiği aşağılanmış mezarlarda olduğundan eminim. Göç sayfalarında kırık kalemimle biraz daha ağlamak istiyorum; sesi sağır ve uyuşmuş kulaklar tarafından duyulmayan…
Kış sefaletini örten bu zorlu aylardı. Urfa istasyonu önünde çocuklar, kadınlar, erkekler, gençler ve yaşlılardan oluşan devasa bir göç ve sefalet kütlesi toplanmıştı. Jandarmalar süngülerle, polisler çevresini sarmıştı. Bu insanlar kimdi?
Bir zamanlar bunlar veya büyük kısmı, zengin ve yeşil köylerinde sürüleri otlayan, safkan beyaz atlarına binen Kürt soylularıydı. Bunlar, kardeşsiz, babasız, kocası olmayan gelinlerdi; kahraman kocalarını şehitlik yoluna gönderen, sonra ekmek uğruna insanlıktan yoksun, utanç abideleri ve millet düşmanları olan bazı dindaşlarının şehvetine maruz kalan yalnız kadınlardı! Bunlar, babalarını ve kardeşlerini sınırda düşmana, annelerini karlı yollarda kara toprağa bırakan çıplak ve yalnız çocuklardı!
Polis kalabalığı sürekli kırbaçlıyor, jandarmalar süngüyle tehdit ediyordu. Nasıl olur! Bir an dağılan o kütle yeniden toplanıyor, birikiyor, koşuyor, çabalıyor, tutunuyordu. Kurtarıcılar büyük zorlukla kalabalığın arasından sıyrılıyor, ellerinde birer çömlekle; şanslı olanlar kaçmaya çalışıyordu.
İnsanlık inliyordu
Kesilen koyunun sıcak kanını satın almak için mücadele ediyorlardı. Boş elle dönenlerin vay haline! Riha’da (Urfa) sıcak günlerden biriydi. Açlıktan ölen yoksullar, dullar ve yetimler şehrin ücra ve ıssız köşelerinde, kupkuru ağaçların kuru gölgeleri altında can veriyordu. Daha önce hiçbir yabancı seyyahın uğramadığı, kimsenin görmek veya ziyaret etmek istemediği bu terk edilmiş yerlerde insanlık inliyordu.
Sabahları belediye görevlileri insan cesetlerini aramak ve kefensiz gömmek için çıktıklarında, o çıplak gölgelerin altında ceset grupları görüyor ve geri dönüyorlardı. Ertesi gün gördüklerini gömmeye geliyorlardı. Ne yazık ki! Sık sık ceset bulmak mümkün olmuyordu, ancak orada taşlar ve toprak arasında sefilce mücadele eden insanların sayısı her gün azalıyordu. Bu durum şüphe uyandırdı.
Her gün eli boş dönen görevliler, ölüm ve sefalet ziyaretçileri, eşyaları araştırmaya ve tekrar tekrar incelemeye başladılar.
Memurlar soruşturma görevini yerine getirdi. Karanlık ve dolambaçlı bir çukurdan bazı sesler duyuldu. Subaylar orada bir şeyler hissettiler. Bir ateşin etrafında oturmuş bir grup insan gördüler. Aç göçmenlerden oluşan bir kervan, arkadaşlarından birinin cesedinden kopardıkları eti yiyorlardı.
Ertesi gün yoksullar sıkı bir kordon altına alındı. İki günden kısa sürede, birbirlerinin ölümünü bekleyerek biraz daha yaşamak umudu taşıyan talihsiz yoksullar hep birlikte öldü. 1917’de Urfa’da sıcak günlerden biriydi; birkaç çürük tabut, gözden gizlenmiş ve saklanmıştı. Bir araba yolundan çıkıp mezarlığa giderken devrildi. Bunların kim olduğunu sordum. “Yine onlar” dediler. Evet, onlar! Bildiğiniz gibi Bitlis, Muş, Van ve Erzurum’dan ayrılıp yer değiştiren, sürünenler değil mi? İşte buradalar! Evsiz kalan, sonra açlıktan ölen perişanların çocukları! Onların trajedisi için sorumluluk taşıdığımız, bizim kendi trajedimizdir.
Kürtlerin kapasitesi ve himaye
Memduh Selim Bey ve Kemal Fevzi’nin yazdıkları, I. Dünya Savaşı’nın Kürdistan tarihindeki yeni ayrıntıları ortaya koyuyor ve Kürt siyasi-milliyetçi anlatısında uzun süredir göz ardı edilen bir pencere açıyor. Metinlerini o dönemin şartları ve zorlukları bağlamında okuduğumuzda, ölüm, çöküş ve dağılma karşısında hayatta kalmaya çalışan bir toplumla karşılaşıyoruz. Bu nedenle Osmanlı Sultanlığının çöküşü, Avrupa’nın İstanbul dahil Anadolu’nun batı ve güneyini işgali ve Ekim 1917 Bolşevik Devrimi sonucu Ermenilerin doğudaki yenilgisi gibi büyük güvenlik boşluklarına rağmen Kürtler bağımsız bir siyasi projeyle ortaya çıkmadı. Bunun nedeni program, irade veya bağımsızlık arzusunun yokluğu değil, büyük ölçüde toplumun böyle bir ölçekteki siyasi projeyi, devlet himayesi olmadan yürütme kapasitesinin olmayışıydı.
Komşu toplumlar da en az onlar kadar harap durumdaydı, ancak aradaki fark, onların bir şekilde Avrupa himayesinden yararlanmaları ve seçilmiş toplumlar için ulus-devletlerin imal edilmesiydi. Irak’ın kuruluşunda Emir Faysal’ın Gertrude Bell’in vizyonu doğrultusunda İngilizler tarafından getirilip tahta oturtulmasında olduğu gibi. Kürtler, bu himayeyi almadı. 1919’da Binbaşı Noel önderliğinde mütevazı bir girişim olduysa da bu çaba, Hindistan, Bağdat ve Kahire’den gelen karşı İngiliz projeleriyle çabucak engellendi.
Temel soruya dönmek
Bu metinler, yalnızca kelimenin dar anlamıyla gıda kıtlığını değil, toplumsal yapının kendisini etkileyen bir çöküşü anlatıyor. Memduh Selim, savaş öncesi Kürt toplumunun bildiği normların dağılmasından, yabancı gördüğü olguların yayılmasından ve binlerce ailenin istikrarlı hayattan dilencilik ve göç hayatına geçişinden bahsediyor. Kemal Fevzi ise daha ileri giderek insanların hayatta kalmak için birbirlerinin ölümünü beklediği sahneler çiziyor.
Belki de bu dönemin yeniden okunmasının önemi burada yatıyor. Bir siyasi projenin başarısının veya diğerinin başarısızlığının nedenlerini aramadan, bir asır önceki liderleri, elitleri ve kararları yargılamadan önce temel soruya dönmek gerekebilir: Bu elitlerin önderlik etmeye çalıştığı toplumun şartları neydi? Ne kadar yıkıma uğramıştı? Avrupalıların haritalar çizdiği, Kürdistan’ı “siyaseti olmayan bir toprak” olarak gördüğü bir bölgede, yalnızca iç dinamiklere dayanarak Kürt ulusu için bağımsız bir siyasi varlık elde etmek mümkün müydü?