I
Okyanusta yol almaya çalışan küçük bir geminin dev dalgalarla ve binbir tehlikeyle boğuşarak kıyıya varma çabasını andırır. Dipte ilerleyen bir sarsıntının habercisidir. Bu yüzden Kürt halkının değerli evlatları bedenlerini ateşe vererek yaklaşan bu trajik yıkımı önlemeye çalışan birer çığlık oldular.
Bu tarihi sürecin merkezinde Kürt halk Önderi Abdullah Öcalan bulunuyordu. Yaşananları uluslararası bir komplo olarak tarif eden de Ortadoğu çapında küresel bir müdahalenin başlangıcı olarak anlayan da kendisiydi. Üstelik, komplonun öznesi olarak çözüm ‘yükünü’ de omuzlarında hissediyordu. İmralı çarmıhındaki ilk karşılaşmada; ‘halkımı sağ salim karşı kıyıya ulaştırmak istiyorum’ dediğini anımsıyorum. Ortadoğu’nun diliyle söylersek, Musa efsanesinin modern tezahürü bu kez Kürtler şahsında vücut buluyordu.
Bu alt üst oluşun getireceği yıkım kadar açığa çıkaracağı avantajları da umutsuzluğun bağrındaki umudu da en iyi görenlerin başında geliyordu. Hem Suriye’den çıkış sonrası hem de İmralı’ya getirildiği süreçte pekçok kez ‘belki ben kaybettim ama Kürt halkı kazandı’ diyordu. Hatta esir düşmeden önce, benzer zorlu tarihsel kavşakları hatırlatarak Ortadoğu’dan Avrupa’ya zorunlu çıkışın ‘Kürtlerin devletleşmesini’ getirebileceğini ilk vurgulayan kendisiydi.
Kürt halkına yönelik küresel oyunun parçalarını oluşturan siyasi figürlerin pek çoğu ise, olan bitenin büyük fotoğraf içindeki yerini görecek çapta değillerdi. Türk siyasetinin kıdemlisi Ecevit, yıllar sonra bile ‘Öcalan’ın neden teslim edildiğini’ anlayamadığını vurguluyordu. Keza Yunan hariciye bakanı Pangalos da ancak 2003’te ‘Öcalan’ın neden Ortadoğu’dan çıkarıldığını şimdi anlıyorum’ diyebiliyordu. Nitekim bu figürler iştahla yer aldıkları komplonun artçı dalgalarında tasfiye oldular.
II
9 Ekim’le başlayan süreç Ortadoğu merkezli yeni bir küresel çatışmadır. Yeniliğini salt askeri ve siyasal hakimiyet çabasından değil, aynı zamanda kurulacak hegemonyanın dilinden ve yönteminden almaktadır. ‘Demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘sivil toplum’ gibi kavramların araçsallaştırıldığı bu dil ile esasında Kapitalist Modernite ile geleneksel uygarlığın nihai bir kavgası sahnelenmek istenmiştir. Kavga özü itibariyle uygarlıksaldır. ‘Medeniyet Çatışması’, ‘İslam ve Hristiyanlık’ gibi ana temalar tartışmanın odağından eksilmemektedir.
Kapitalist Modernitenin, Ortadoğu üzerinde mutlak hakimiyetini tesis etme arzusu, salt hükümet veya yönetsel aygıtlar üzerinde bir kontrolü aşan daha derinlikli nüfuz etme ihtiyacını doğurmuştur. Kapitalist hakimiyetin tamamlanması, Ortadoğu zemininde tüm dinamiklerin işin içine çekilmesi, toplumsal yapıların enerjilerinin bu sürece akıtılmasını zorunlu kılıyordu. Yani yönetsel değişimler ya da devlet içi nöbet değişimlerinden çok daha derinlikli, etnik, dini ve sınıfsal tüm dinamiklerin mutlak bir pozisyon almak zorunda bırakıldığı, süreçte pozisyon almamış hiçbir enerji adacığı bırakmayan devrimsel bir sürecin perdesi mecburen açılmış oluyordu.
Böyle bir yeni sürece ideolojik birikimi ve örgütsel gücüyle hazır olan yegane güçlerin başında PKK ve Öcalan geliyordu. Hem dört ülkedeki siyasi dengeleri etkileme kapasitesi hem de halka dayalı siyaset tarzıyla da bağımsız ve alternatif bir eğilim olma ihtimali onu yeni sürecin başında ilk hedef haline getirmiştir. Küresel güçler için Irak’ta ayak basacakları sağlam bir zemin yaratma ve Türkiye gibi bir gücü de yedeğine almak da temel amaçlar arasındaydı.
Böylesi bir yeni durumu geleneksel siyasal taktikler ve ittifak anlayışlarıyla, kaba eksen tartışmalarıyla ve pozisyon almalarıyla anlamak da bu şekilde ayakta kalmak da mümkün değildi. Sol siyasetin bu süreçte esamesinin okunmamasının nedeni de budur. Toplumsal muhalefeti taşımaya aday görünen siyasal İslam ideolojisi ve örgütsel gücü, yeni hegemonyaya karşı direnmeye çalışır ancak zaman içinde bu hegemonyanın temel ayaklarından birine dönüşür. ‘Arap Baharı’ olarak kavramsallaştırılan bu süreç, halkların biriken rahatsızlıkları, talepleri, özgürlük ve demokrasi beklentileri üzerine yeni bir statüko inşa edilerek, bu dinamiklerin olgunlaşmadan tüketilmesine dönüşmüş, meydan, emperyal güçlerle bir şekilde bu dinamikler üzerinden pazarlık yürüten siyasal İslamcılara kalmıştır. Mısır ve Tunus gibi ülkelerde örneğini gördüğümüz halk isyanları, hazırlık ve örgütlük düzeyinden kaynaklı bu devasa süreçte alternatif hale gelemediler. Ancak bu dinamiğin görünür olması, ‘sokak siyasetinin’ diriliği ve gücü, demokratik bir Ortadoğu için imkanları ortaya koyması açısından önemlidir.
III
9 Ekim sürecinde uluslararası ve bölgesel bir kuşatma altına alınarak Öcalan’ın çıkarılmasına onay veren Suriye, adım adım Türkiye eliyle teslim alınmıştır. Buna rağmen Esat rejimi, kendi iktidarını dahi garanti altına alamamış, onay verdiği uluslararası kuşatmanın hedefi haline gelmiştir. Komplonun kirli bir aracına dönüştürülen Yunan devleti ise giderek kendini sürdüremez duruma gelmiştir.
Türkiye ise böylesi bir hamleden beklediği sonucu alamamış, aksine kendisi küresel hegemonyanın operasyon sahasına evrilerek, yeniden biçimlendirilmiştir. Başlangıçtaki tüm avantajlarına rağmen Kürt devrimini darbeleyememiştir. Öcalan’ın esir alınmasına karşın, direnişi yaratan ve sürdüren hiçbir parçası zayıflatılamamış, kendisini korumuş ve zaman içinde yeniden büyümenin olanaklarını yaratmıştır. Kürdistan’daki kolonyal hakimiyet askeri, siyasi ve kültürel olarak zayıflatılmış, kendini yönetebilecek bir pratik hazırlık düzeyine ulaşmıştır. PKK’nin gücü ve varlığı Güney Kürdistan’daki özerk oluşumu koruyacak bir garanti haline gelmiş, 9 Ekim sürecine onay vermelerine rağmen Kürdistan’da siyasal birliği sağlayacak bir düzey yakalanmasına vesile olmuştur. Batı Kürdistan’da ise global siyasal denklemi nasıl etkileyebileceğinin en somut ve açık örneği sergilenmiştir. Halka dayalı siyasal ve örgütsel bağımsızlık ile, küresel güç oyunlarının ortasında demokratik ve halkçı seçeneğin yaratılmasının mümkün olduğu kanıtlamıştır. Komploya karşı en ciddi tepkiyi kendiliğinden bir başkaldırıyla veren Doğu Kürdistan’da halkımız yeni bir siyasal ve örgütsel yapılanmayla devrimin içine çekilmiştir. İran, tüm gücüne rağmen oluşan yeni direniş çizgisini yenememiştir.
IV
9 Ekim ile başlayan süreç Kapitalist Modernite ile geleneksel uygarlık kalıntılarının uygarlıksal kavgasının başlangıcı olmuştur. Kürdistan devriminin bu sürece ilk kurban olarak seçilmesi de, kavganın bu niteliğiyle bağlantılıdır.
Kapitalist Modernite güçlerinin planladığı ve sahneye koyduğu, geleneksel uygarlık artıklarının da onay ve destek verdiği bu kurban etme ritüeline, yeni bir paradigma ile yanıt verilmiştir. 9 Ekim süreci Kürt Özgürlük Mücadelesinin bu uygarlıksal kavgadaki zayıflığını ortaya çıkarmış, bunu aşmanın yolu olarak da Demokratik Modernite paradigmasına ulaşılmış ve süreçteki pozisyonunu kalıcı ve yıkılamaz hale getirmiştir. Bugünden 9 Ekim’e baktığımızda, bu tarihi Demokratik Modernite paradigmasının, Ortadoğu halklarının temel seçeneği olarak doğuşunun tarihi olarak da yeniden okumak mümkündür.
MAHMUT ŞAKAR: Bugünden 9 Ekim’e