Genelde PKK özelde de Öcalan ile Kürt toplumu arasındaki ilişki pek çok açıdan tartışma konusu olmuştur. Kürt toplumunu bir nesne olarak gören kolonyalist sistemin ve onun resmi ideolojisiyle şekillenen elit tabakanın Kürtleri edilgen, pasif, iradesiz, kaba, görgüsüz ve cahil olarak resmettiği biliniyor zaten. Batı’dan aşırttığı ve kendi çapıyla şekillendirdiği güdük modernleşme gözlüğünden Kürt sorununu bir geri kalmışlık sorunu, Kürtleri de zavallı ve geri kalmışlar olarak tanımlamak sömürgeci işleyişin bir gereğiydi. Bugün hala filmlere, dizilere, politik söylemlere hakim olan da bu bakış açısıdır. Kürdistan’ın sömürge gerçeğini en yalın olarak, gündelik üretilen bu tür söylemlerde görmek mümkün.
Oysa PKK ve Öcalan ile birlikte değişen sadece Kürt toplumunun sömürgeci ilişkiye itirazı değil bizatihi Kürt toplumunun kendi iç ilişkileridir. Son otuz yıllık süreç, Kürdistan açısından devrimler çapında alt-üst oluşlar süreci olarak yaşandı. Ne Türk eliti, ne de kendi toplumuna sömürgecilerin perspektifinden bakanlar bu değişimi görmeye, anlamaya yanaşmadılar. Irkçı ve inkarcı bakış açısıyla, Kürt toplumuna yönelik aşağılayıcı tasvirler güncelleştirildi ve halkın, Kürt siyasetindeki temel rolü görmezden gelinerek reel durum, farklı bir edilgenlik ve nesne olma hali olarak tarif edildi.
Öcalan ve PKK ile Kürt halkı arasındaki ilişkinin çift yönlü işleyen bir dinamiğe sahip olduğunu anlamak konumuz açısından temel önemdedir. Bu çift yönlülükte halk, hem hareketi denetleyen ve motive eden bir rol oynamaktadır hem de onu ‘gözünün nuru’ gibi sahiplenerek, bu uğurda bedel ödemekten çekinmemektedir. Şu ana kadar tartışma genelde halka doğru yönelen ‘yön’ üzerinde odaklanmaktadır. Ama halkın politik reflekslerinin siyasi hareketi ve önderliğini etkileyen yanı da ifade edilmeyi beklemektedir.
Özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın esir düşmesinden bu yana halkın sahiplenme düzeyi benzersizdir. Bu sahiplenmenin moral ve duygusal değerinin yanında çok ciddi politik sonuçları ortaya çıkmıştır. Öcalan’ın 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den zorunlu olarak ayrılmasından itibaren Kürt toplumu olanı anlayıp, olabilecekleri hissederek yoğun bir eylemlilik içine girdi. 15 Şubat sürecinde, Kürt toplumunun çığlığı başta Avrupa olmak üzere geniş bir coğrafyayı kapladı. Bilinen ve elden gelinen tüm yol ve yöntemlerle bu trajik gidişata karşı baraj olmaya çalıştı. Bir gün bu dönemde toplumun içine girdiği hareketlilik yazılsa, nüfuz edilen derinlik ve alınan risk rahatlıkla görülecektir. Öyle ki bu salt örgütsel olarak kotarılabilecek bir süreç değildi. Kaldı ki, o dönem hem olayın özgünlüğü hem de somut koşullar, güçlü politik ve askeri tepkiler için uygun veya yeterli değildi. Komploya karşı ortaya konulan demokratik eylemlilikler aslında halkın arka planında ideolojik ve moral etkenler bulunan kendiliğindenci dinamiğinin eseridir.
Kaldı ki halk, her yıl öfkesini diri tutarak 15 Şubat’ta tavrını ve tepkisini süreklileştiriyor. Yine Öcalan’a dayatılan tecrit siyasetine karşı da kitlesel tavrını göstermekten vazgeçmiş değildir. Gemlik yürüyüşleri bunun önemli bir örneği. Öcalan fiili saldırıya uğradığında sokaklara inen ve tepkisini koyan yine de halkımız oldu. Zehirlenme sürecinde açlık grevine yatan ve destekleyen binlerce insanın cesaret ve kararlılığı hatırdadır. Avrupa ve Kürdistan’ın nerdeyse her sokağından, Rusya, Ortadoğu, Avustralya, ABD gibi ülkelerin pek çok yerinden Kürt halkı 15 yıldır, yaz kış demeden, elverişsiz tüm koşullara rağmen eksik olmadı. Yabancısı oldukları toprakları, yerlilerinden çok daha fazla demokratik eylemlilik için kullanan yeni bir gelenek ve politik duruşun sahibi oldu.
Tüm bu süreç Öcalan’ın arkasından eksilmeyen ve giderek büyüyen bir kitlenin varlığını da ortaya koymuştur. Türkiye veya Avrupa ülkeleri ne kadar ilgilenmiyor görünseler de bu toplumsal hareketliliği bir barometre gibi düzenli olarak izledikleri biliniyor. Zaman zaman basına düşen raporlar, gayrı resmi görüşler bu kitlesel dinamiğin sadece Türk devletince değil uluslararası güçlerce de dikkatle izlendiğini kanıtlıyor. Kürt halkının devrimci, demokratik hareketliliği hiç kuşkusuz örgütsel ve askeri varlık ile birlikte bugüne kadar Öcalan’ın yaşamını koruyan bir ciddi güç olmuştur. Örgütsel ve askeri oluşumlarla baş etmek mümkün olsa da kırılmayan ve yenilmeyen bir halk desteğiyle mücadele etmek imkansızdır.
Aynı zamanda Öcalan’ın politik temsiliyetini asla yitirmediğini bilakis zaman geçtikçe artırdığını, egemen güçler nezdinde ve kamuoyunda görünür kılan da yine bu halk eylemlilikleridir. Dur durak bilmeyen bir hareketlilik içinde milyonlarca insanın varlığı elbette ki egemenlerin gözünde Öcalan’ın politik ağırlığı açısından korku ve kaygı yaratan ama aynı zamanda ciddiye alınması gereken bir göstergedir. Özellikle de politik temsiliyete vurgu yapan eylemlilikler için bu daha doğrudur. 2006 yılında 3,5 milyon insanın imzaladığı metin, Öcalan’ın siyasi temsiliyetini ortaya koyan bir referandum niteliğindedir. Veya Öcalan ilan eder etmez 2006 Newroz’unda Amed’de yüzbinlerce insanın, yeni bayraklarıyla birlikte Demokratik konfederalizmi desteklemesi de bu minvalde ele alınmalıdır.
Zaman içinde onbin tutsağı kapsayan ve 68 gün devam eden süresiz ve dönüşümsüz açlık greviyle bu grev etrafında şekillenen toplumsal eylemliliklerinin yarattığı siyasi atmosfer hem Öcalan’ın tecridine karşı bir hava yaratmış hem de siyasi misyonunu geniş kamuoyunda bir kez daha öne çıkarmıştır. Bu sürecin yeni bir görüşme ve müzakere sürecini tetiklediği genel kabul görmektedir. Şu ana kadar gerçekleşen tüm eylemlilikler ve kampanyaların kamuoyu ve ya devletler nezdinde mutlaka bir karşılığı vardır. Bunun bazen somut sonuçları hemen ve herkesçe anlaşılır bazen de uzun erimli siyasi kararlara katkıya dönüşür. Ama atılan hiç bir adım, dökülen hiç bir ter, harcanan hiç bir emek karşılıksız değildir, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde bir kazanımın harcı olur.
On dört yıldır kesintisiz devam eden bu halk eylemliliklerinin, çok değişik yol ve yöntemle denenen kampanyaların geldiği nokta Öcalan’ın özgürlüğüdür. Bugüne kadar halk eylemliliği nasıl Öcalan’ın idamına karşı koruyucu bir kalkan olduysa, tecrite, maruz kaldığı fiili saldırılara ve işkenceye karşı da anında tepki veren bir dinamik haline geldiyse, Öcalan’ın özgürlüğünü sağlayacak bir gelişmeyi de yaratacaktır. Nitekim bugün başlayan imza kampanyası da bu sürecin diplomatik sahada yankı bulmuş hali olarak anlaşılmalıdır.
Gerçek bir demokratikleşme ve kalıcı bir barış için Öcalan’ın özgürlüğünü isteyen bu imza kampanyası şu ana kadar gerçekleşen en yaygın eylemlilik olma ünvanını da kazanacak gibi görünüyor. Bu kampanya ile Kürt halk dinamiği sadece kendisi harekete geçmekle sınırlı kalmayacak birlikte yaşadığı halkların, sivil örgütlerin, aydınların da desteğini Öcalan’ı özgürlüğü için yaratılacak dinamiğin içine katmaya çalışacak ve Kürt halkının önündeki özgür günlerin perdesini aralayacak bir başarının önemli bir parçası olacaktır.
MAHMUT ŞAKAR: Öcalan ve halk eylemliliği