15-16 Mart 2018 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen Daimi Halk Mahkemesi’nin kararı 24 Mayıs’ta Avrupa Parlamentosu’nda gerçekleşen bir toplantıyla kamuoyuna açıklandı. Karar öz olarak; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının inkar edildiğine, 2015-16 yıllarında Kürdistan’da savaş suçunun işlendiğine, yurtdışı ve yurtiçinde yargısız infazların ve zorla kaybettirme gibi devlet suçlarının gerçekleştirildiğine yer vermektedir. Erdoğan’ın bu suçlardan birinci derece sorumlu olduğu yine general Adem Huduti’nin de savaş suçlarında doğrudan sorumluluk taşıdığı kararda ifade edilmektedir.
Bu kararın olası sonuçlarına geçmeden önce neden böylesi bir mekanizmaya başvurulduğunu izah etmek gerekiyor. Türkiye’nin kuruluşundan bu yana halklara ve muhalif kesimlere karşı işlenen hiçbir suçun ciddi bir yargı konusu haline getirilmediği ve cezalandırılmadığı biliniyor. Cezasızlık, bir idare tarzı olarak devlete içerilmiş durumdadır. Bu ülkenin tarihi bundan dolayı cezasızlık tarihi de olmaktadır. Türkiye’de yargı, kendi asli işlevini adalet talebine yanıt olmayı değil, devleti/sistemi koruma olarak belirlemiştir. AKP/Gülen iktidarlaşması sonrası ise, yargı iktidar blokunun politik pratik bir aygıtına dönüştürülmüştür, bir icra organı işlevine oturmuştur. Bizatihi kendisi bir baskı aracına, güvenlik aygıtına evrilmiştir. Bunun pratik örneklerine her gün tanık olmaktayız. Dolayısıyla iç hukuk sadece kapalı değil, aynı zamanda yaşadığımız tüm kötülüklerin de ortağı pozisyonundadır.
AİHM işlevsizleşiyor
Türkiye’nin tarafı olduğu biricik ulusal üstü hukuk yolu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) açısından da durumun iç açıcı olmadığı 2015-16 sürecinde sokak ortasında yaralı bekleyen insanların kaderini Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yani iç hukuka havale etmesiyle görünür hale gelmiştir. Yine Roboskî davasında, AYM kararını kendisine sorgusuz sualsiz baz alarak başvuruyu reddetmesi de bu durumun süreklilik kazandığının ölçüsü olmaktadır. Elbette ki, AİHM mekanizmasını tamamen devre dışı bırakmayı önermiyorum. Ama gerek sözleşmenin sınırlılığı, genel sorunlarda yetersiz kalması gerekse mahkemenin pratik olarak geldiği nokta, adalet arayışı açısından bu mekanizmanın giderek işlevsizleştiğini bize göstermektedir.
Adalet arayışı nasıl sürecek?
Roma Statüsü’nü Türkiye’nin imzalamamış olması, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yolunun da Türkiye’nin yol açtığı ağır suçlar için bir adalet zemini haline gelmesini önlemektedir. Statü’yü imzalamamış olsa bile BM Güvenlik Konseyi, UCM’yi harekete geçirebilir ama bu istisnai yolun Türkiye’ye karşı işletilmesinin halihazırda kolay olmadığını hepimiz kabul ederiz sanırım.
Bu durumda adalet arayışını nasıl sürdüreceğimiz önemli bir soru olmaktadır? Kürdistan’da özellikle 2015-16 sürecinde yaşanan ağır kayıplar karşısında, politik ve askeri sorumluların yargılanması talebini halkımız yüksek sesle dile getirmiştir. Yine Efrîn işgalinin etnik arındırmaya dönüşmesi karşısında da böylesi bir haklı beklenti söz konusudur.
Tek yol sistemin mahkemeleri değil
İç hukukun kapalılığına ve uluslararası hukukun zayıflığına rağmen adalet mücadelesini sürdürmek, adalet arayışını sadece ulusal ve uluslararası yargı yolları üzerinden ele almayı ya da salt bununla sınırlandırmamayı gerektiriyor. Hesap sormanın tek yolu, sistemin mahkemeleri veya AİHM olmamaktadır. Çünkü adalet sadece bağlayıcı yargı yollarıyla gerçekleştirilmiyor. Toplumun, kamuoyunun vicdanına hitap etme, olan bitenler hakkında bilgilendirme, onları yaşananların tanığı haline getirme, suçların dökümünü yapma, belgesini ve gelişimini sunma, suçluları ismen ve pratikleriyle kayıt altına alma, ahlaki ve vicdani platformlarda onları mahkum etme çabası da bir adalet mücadelesi olarak görülmelidir.
Alternatif adalet mücadelesi yolu
Paris Daimi Halk Mahkemesi’nin önemi buradadır. Klasik bir yaptırım gücüne sahip değildir ancak ahlaki ve vicdani bir bağlamda sonuç doğurma kapasitesine sahiptir. Halkımızın yaşadığı ağır baskı ve saldırılar karşısında alternatif bir adalet mücadelesi yolu haline gelebilir. Bunu daha etkin, yaratıcı yöntemlerle zenginleştirilmiş ve derinlikli ele alabilirsek, bilinen hak arama yollarıyla birlikte uygulanabilecek bir strateji içerisinde ciddi sonuçlara yol açabiliriz.
Kararın uygulayıcısı da bizleriz
Ancak bu mahkemenin kararlarının uygulayıcısının da bizler, yani adalet talebini yükseltenlerin olduğunu vurgulamam gerekiyor. Bizim gücümüz ve mücadele azmimiz oranında, bu kararların bir bağlayıcılığa sahip olduğu söylenebilir. Mesela Avrupa’da bu karardan haberdar olmayan tek bir hukukçu, sivil toplum kurumu, aydın, yerel yönetici, gazeteci, basın yayın kurumunun kalmadığını düşünelim. Muazzam bir etkiye yol açmaz mı? Mahkemenin ulaştığı kararları en geniş kesimlere yayabildiğimiz ölçüde politik-pratik sonuçlara yol açabilir. Türkiye’nin halkımıza karşı işlediği suçların arkasındaki uluslararası desteğin zayıflatılması hatta kesilmesine katkı sunabilir. Türkiye’nin Kürt halkına karşı uyguladığı siyaset daha hızlı, etkin ve yaygın deşifre edilebilir. Erdoğan bu çabalar sonucu bazı çevrelerde savaş suçlusu olarak bilinmeye ve tanımlanmaya başlandı bile. Bu kararın güçlü işlenmesiyle çok daha geniş bir kesime yayılacaktır bu yargı. Ahlaki ve vicdani mahkumiyetin, hapis veya para cezasından çok daha kalıcı ve etkili olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Mahmut ŞAKAR