** *
Türk devleti ve onun sahip olduğu, mirasçısı olduğu gelenek, toplum nabzını tutmada, iktidarını sağlama almak için toplumu maniple etmede yabana atılamayacak bir birikime ve yeteneğe sahiptir. Sadece son 30 yıllık dönemin faili meçhullerini, tekli cinayet ve çoklu katliamlarını, provokasyonlarını, adam kaçırma, köy yakma, gazete bombalama, işkence, göz altında öldürme olaylarını bir gözden geçirin; Türkiye devleti, bütün büyük suçların hemen ardından, gündemi değiştirecek ve toplumsal ilgiyi başka tarafa çekerek kabahatlerini „yenilir-yutulur“ hale getirecek bir icraata imza atmıştır. Son Uludere katliamından hemen sonra da pili çekilmiş bir paşanın ikametgahını değiştirerek bunu yapmaya çalıştı. Bu, her ne kadar bir hükumet icraatı olsa da, esasında devlet geleneğinin bir rutiniydi. Bu bakımdan şaşırtıcı ya da dudak uçuklatıcı hiçbir yan yoktu İlker Başbuğ’un ikamet değişikliğinde.
Asıl büyük utanç ve suç, insanlığın ve iletişim ahlakının yüzüne kara çalan asıl eylemin icraatçılığı, basına pay edildi. Egemen basın, bütün dünyanın gözleri önünde ikiyüzlülüğün, riyakarlığın, utanmazlık ve ahlaksızlığın en parlak örneğini sergiledi. Hani herkes bilir; bu basın sadece askerin ağzına bakarak da haber de yapmıştı, askeri helikopterlerle dolaştırılarak kahramanlık destanları da yazmıştı, komutanların eteğini öpüp askeri başarısızlıkları gizlemek için elli takla da atmıştı, protest sanatın önemli temsilcilerinden biri Ahmet Kaya için „Vay şerefsiz“ diye manşet atıp onu ölüme götüren sürecin suçunu da işlemişti, ama Türk basınının, emekli general Başbuğ’un hapse konması konusundaki pratiği, utanmazlığın evrensel abidesi yaptı onu.
Uludere katliamını gizlemek için eli ayağına dolaşıp da günlerce sus-pus kesilen basın, İlker Başbuğ‘un mahkemeye gittiği andan itibaren canlı yayınlar yapmaya başladı. Saatler boyunca mahkeme kapılarından görüntüler eşliğinde yorumlar, analizler, canlı bağlantılar, hakim kararına dair tahminler, tutuklama kararı verildikten sonra da Başbuğ’un bindirildiği araç konvoyunu takip etmek için yerlerde sürünmeler, trafiğin orta yerinden hangi yöne götürüldüğüne dair tahminlerin paylaşılması vs...
Basının medya etiğini yerle bir eden bu pratiği, aslında diyalektik bir bütünlüğü anlatıyor bize. Ancak buradaki sorunun esas karakteri, başka bir tarafta gizli: Medyanın, bir katliamı saklamak için kafasını kuma gömüp, emekli bir askerin tutuklanmasını toplumun gözüne sokuyor olması, sadece bir utanmazlık sorunu değildir; Zira basın bunu yaparken tamamen bilinçli, planlı ve ne yaptığını çok iyi bilen bir stratejinin uygulayıcısı idi. Zira Uludere’deki katliam, Zilan’dan, Ağrı‘dan, Dêrsim’den, Maraş’tan kopuk olmadığı gibi, Başbuğ’a verilen değer ve biçilen paye de; Üç Ali’lerden, Halide Edip’lerden, Kuva-i Milliye’den, Çağlayangil’lerden, Sabiha Gökçen’lerden, Ağar-Doğan Güreş ve Çiller teşkilatlarının Susurluk’undan, cinayet listelerinden ve Demirel’lerin gördüğü itibardan farklı bir şey değil.
Ezilen halklar ve yoksul sınıflar, iktidarı meşrulaştırıcı araçlara kulak verdikçe, medya bu gücünü koruyacak, iktidarın bir parçası olacak ve toplumun geniş kesimlerini aşağılayan utanmazlıklarına devam edecektir. Bu nedenle iktidar araçlarının başında gelen egemen medyadan radikal bir kopuş, Uludere’nin yerde kalmaması için belki de atılacak ilk adımlardan biridir.