Oysa değildi. İkisi de, Batı sömürgeciliğine karşı mücadele alanına inmiş birer isyancı, başka bir deyişle ulusal kurtuluş savaşçısıydı. Gandi dolaylı, Mandela ise doğrudan silahlıydı.
Gandi’den başlayalım:
"Karınca ezmedi" denilen Gandi, Pandit Nehru ve arkadaşlarının Britanya sömürgeciliğine karşı başlatıp, yürüttüğü silahlı ulusal (milli) başkaldırıya, karşı çıkmadı. Tam tersi, karizmatik kişiliğiyle destek rolünü oynadı. Yalın yaşama biçimi ve yeme, içmeden kesilen (açlık grevleri) eylemleriyle, "pasif direnişçi" olarak, Hindistan davasını dünya kamuoyunda sıcak tuttu. O bu rolü oynarken, ötede Britanya ordusunun tepesinde bombalar patlıyor, kışlalar ablukaya alınıyor, baskınlarda kan gövdeyi götürüyordu.
Britanya orduları da Gandi'nin "pasif direniş"ine yenilerek, 1947 Şubatında Hindistan’ı terk etmedi. Tutunma alanı kalmadığı için gittiler.
Nelson Mandela'ya gelince, o hiç bir zaman "pasif direniş"çi de olmadı. Daha gençlik yıllarında, ırkçı yönetimle mücadele için kurulan "Afrika Milli Kongresi"nin üyesiydi. 1948 yılında, Kongre'ye bağlı olarak, yapılanan silahlı örgüt "Milli Mızrak"ın lideriydi.
Milli Mızrak, sabotajlar yapıyor, tuzaklar kuruyor, suikastler düzenliyor, çatışmalar yürütüyor, Mandela, "terörist başı" suçlamasıyla aranıyordu. 1962’de yakalandı. Ancak, yerini tesbit edip yakalatan, Kürt hareketinin lideri Abdullah Öcalan’a yaptıkları gibi Amerika Birleşik Devletleri'ydi.
Mandela, tutukluyken yine Kürt hareketinde olduğu gibi silahlı mücadele durmadı. Tersine, büyüyerek, rejimin korku oldu. Ülkenin her parçasına yayıldı. Yönetim çarkı felç edildi. Rejim, çıkar yol olarak, görüşme masasına oturmak zorunda kaldı.
O zamana kadar ırkçı rejime yardım ve yataklık eden, Mandela'ya "terörist" diyen Batı, güç dengesinin bozulduğunu görünce, sahte göz yaşlarıyla, "ah, vah bir halk ırkçılıktan neler çekti" demeye, onu "yer yüzüne inmiş melek" göstermeye başladı.
Etkinliği olmasa da, TC’nin de uluslararası arenada desteği tamdı. Karşılığında, Ankara’nın havasını kirden kurtaracak "has kömür" ithal ediyordu.
Gandi’nin Hindistan’ın kurtuluş mücadelesine destek vermesi, Mandela’nın silahlı başkaldırıyı bizzat yönetmesi ayrı hikaye, ancak her savaşın, tüm başkaldırıların nihai amacı, uzlaşmadır. Kürdistan hareketinde olduğu gibi silahlı başkaldırı, karşı tarafı uzlaşma masasına çekmek içindir.
Ancak Hindistan, Güney Afrika, İrlanda, Bask ve Latin Amerikalılar şanslıydı. Onların muhatapları, devlet olma nosyonuna sahipti. Kalpazan gibi arkadan dolanmıyor, "çözümün adını" da, seçim kazanma ve günün çıkarı için kullanmıyorlardı. Savaşın yıkımından sonra inançla "çözüm" ve bunu kalıcı kılmak istiyorlardı.
Güney Afrika ırkçıları, bu amaçla Mandela’yı adadan aldılar. Ona bir sekreterya verdiler. Her biri, ayrı alanda çalışıp döküman, bilgi, tecrübe toplayan yardımcı komisyonların oluşturmasına, yardımcı oldular. Bunların en etkilisi Rahip Desmond Tutu’nun başkanlık ettiği "Hakikatları Araştırma Komisyonu"ydu.
Çünkü, bir insan tek başına, her şeyi bilen planlayan Tanrısal güce sahip değildir. İki kesim arasında kalıcı "çözümü" yürütecek kişi özgür olmak ve ekibiyle çalışmak şartıyla başarılı olabilir.
Esire, kendi, şartlarını dikte ettirmeye çalışmak çözüm değildir, bu güne kadar da olmamıştır, çünkü.
Ayrıca çözüm süreçlerinin de, Güney Afrika ve İrlanda’da yaşandığı üzere bir "ılıman ortamı" vardır.
Güney Afrika'nın ırkçı yönetimi, "çözüm süreci"nde, ırkçılığı doruğa çıkaran ve dikte ettiren "tek devlet, tek bayrak, tek millet (ırk)" naraları atmıyordu. Roboskî benzeri, katilleri, katillere emir veren silsile belli, katliamın faili meçhul örtüsüne büründürmüyordu. Geride kalan ve 50 kişinin hayatına mal olan cinayetlerle, katliamların hesabı sorulacak diye beklenirken, Gever misali yeni katliamlar, kesintisiz tutuklamalar yapmıyordu.
O nedenle, Kürtlerin sözü ve icraadıyla devlet tavrına benzemeyen iktidara güveni sıfırdır. İnandırıcı gelen tek adımı yoktur. Anayasa değişikliği de, zaman kazanma oyunu çıktı.
"Çözüm" derken, Kürtler arasında nifak entrikalarına hız verdi. Suriye Kürtlerini kuşatmada, El Kaide ile bile işbirliğine gitti.
Kürdistan hareketinin liderlerinden Cemil Bayık’ın deyimiyle, "süreci" bir seçimi daha geride bırakma kurnazlığında, "kandırmaca"ya oturttu.
Oysa seçimler zincirdir. Hiç bitmez. Yerelden sonra, Cumhurbaşkanı seçimi, ardından parlamento derken, döngü kendini tekrarlar.
Barış süreçleri ise kandırmaca taklalarından arınmışlık ilke ister. Mandela'nın muhataplarında, tutkulu bir çözüm inancı vardı. Bunlarda, seçim hesaplarının dışında hiçbir şey yok. Bu hesapla nereye varılır, gün bile kurtarılır mı, o da kendileri bilir…
Mandela, Öcalan ve çözüm
Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela’nın ölümü üzerine, dünya medyası, onu bir kere "kadri büyük" yarışına çıktı. Türk medyası da "güzelleme" kampanyasına katıldı. Onu Hintli Mahatma Gandi’yle bütünleştirerek, "silahtan uzak duran ulusal direnişçi" gösterenler bile oldu.