***
Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nin 1. Maddesi kadınlara yönelik şiddeti; „ister kamusal, isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma“ şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımın son yorumlamalarına „kadını ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakmak“ da dahil edilmiştir.
Kadına yönelik şiddet deyince çoğumuzun aklına esas olarak, kaba dayak ve cinsel şiddet gelir. Oysa konu sadece fiziksel şiddetle sınırlı değildir.
Dünya Sağlık Örgütü ise şiddeti; yakın bir ilişkide fiziksel, psikolojik ya da cinsel hasara yol açan her tür davranış olarak tanımlamıştır. Bunların içinde: Tokat atma, vurma, tekmeleme ve dövme gibi fiziksel saldırı fiilleri. Sindirme, sürekli küçük düşürme ve aşağılama gibi psikolojik taciz. Cinsel ilişkiye zorlama ve öteki cinsel zor kullanma biçimleri. Bir kimseyi ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaştırma, hareketlerini gözleme ve bilgi ya da yardıma ulaşmasını kısıtlama gibi çeşitli kontrol edici davranışlar da sayılmaktadır. Ancak ne yazık ki şiddet deyince sadece fiziksel saldırı fiilleri olarak algılanmaktadır.
***
Orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların yüzde 23’ü eşlerinin kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran yüzde 71’e yükselmiştir. Bu durumu düşük gelirli yapılara ikame ettiğimizde çok daha kötü bir algıyla karşı karşıya kalırız. Ankara’daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan araştırmada ise, kadınların yüzde 97’sinin bu anlamda saldırıya uğradığını ortaya koymuştur. Bu saldırılarda eşler başrolde olmuştur hep. Buna göre, kadınların yüzde 64’ü eşlerinden, yüzde 12’si ayrıldıkları eşlerinden, yüzde 8’i birlikte yaşadığı erkeklerden ve yüzde 2’si de eşlerinin ailesinden şiddet görmektedir. Cinayetleri işleyenlerin çoğu da eşler.
Yani, her kadın katliamı erkeğin ve ‘erkek devlet’in izleriyle dolu. Bölge ya da şehir çok fark etmiyor. Her yerde ve her birimde erkek erki ve vahşeti aynı.
Aslında „Kadın cinayetleri“ demek bu vahşete az geliyor. Neredeyse bir cins kırımı yaşanıyor artık. Bakanlık nezdinde bile yapılan açıklamalar; ‘kadın cinayetleri’nin 2002’den günümüze kadar yüzde 1400 oranında arttığını söylüyor. Kayıt dışı olaylar da eklendiğinde durumun vehametini varın siz hesaplayın. Artık rakamları telaffuz etmeye dahi dilimiz varmıyor.
Devlet bu konuda yetersiz yasalarında bile vahşetin faillerine iyi haller, indirimler uyguluyor. Caydırıcı yaptırımlar uygulamıyor. Görsel ve yazılı medya ise kadına yönelik şiddeti kışkırtıcı ve teşhirci bir yaklaşımla veriyor.
***
Kadın mücadelesini ciddiye alanlar binlerce yıllık erkek egemen kültürün tüm kurumları ve değer yargılarıyla cebelleşmek ve hesaplaşmak zorundadır.
Sistem tüm alışkanlıklarını yürütmeye çalışsa da sevindirici bir durum olarak, son birkaç yıldır kadınların sesleri daha bir gürleşip dal budak salıyor.
Kim olursak olalım, bu vahşete karşı durmuyor, üç maymunu oynuyorsak hepimiz aynı vahşetin failleriyiz bir bakıma. O tokatta ya da o tetikte bizim de parmak izimiz var demektir.