Ancak geçmişte de ifade ettiğimiz gibi, elbette bunun bazı şartları var. Örneğin bu işi para amaçlı yapmayacaksın! Bir toplumsal hizmet olarak görüp bu temelde çalışacaksın. Yine bazı ilke ve ölçülerin olacak! Yani kulaktan dolma ve deyim yerindeyse yalan-yanlış bilgilerle mürekkep ve kâğıt tüketmeyeceksin. Yani “hizmet yapıyorum” derken, gerçekte toplumu ve yönetenleri yanıltmayacaksın. Zaten biraz da para için bu işi yapmak bu kadar üstünkörü ve özensiz yaklaşıma yol açıyor.
Bu çerçevede Türkiye’deki günlük basını incelediğinde insan derin bir şaşkınlıktan kendini kurtaramıyor. Şaşırmak için her gün ve hepsini incelemeye gerek de yok. Arada bir bazılarına bakmak bile bu gerçeği görmek için yetiyor. Nasıl bu kadar yüzeysel ve üstünkörü olunabilir? Bu kadar mantıksız söz, düşünce adına nasıl ortaya konabilir? Nasıl bu kadar gerçek dışı, yalan-yanlış şeye yer verilebilir?
Bazıları bu durumu AKP yönetimi için bir şans ve avantaj gibi görse de, bizce AKP üst yönetimi için en büyük dezavantaj böyle bir medyaya sahip olmasıdır. Çünkü her gün onları izleyerek bilgi edinip politika belirliyorlar. Ama büyük çoğunluğu gerçekten de beş para etmez cinsten. Aralarında bu işi hakkıyla yapmaya çalışanlar yok mu? Var elbette. İşi ciddiye alan, toplumsal hizmet olarak gören, son derece ilkeli ve ölçülü yaklaşan, kafa yorup gerçekleri bulmaya çalışan son derece saygıdeğer yazarlar da var. Ancak büyük çoğunluğu, “Padişahım çok yaşa!” diyen cinsinden.
Öyle anlaşılıyor ki, bazılarının ağzından çıkanı kulağı da duymuyor, ya da kaleminden döküleni gözleri bile görmüyor. İnsan hiç bu kadar özensiz olur mu? Milliyetçi olabilirsin, Kürt düşmanlığıyla dolu bulunabilirsin, özel psikolojik savaşın paralı bir memuru olarak çalışabilirsin; fakat bunların hepsinin de bir anlamı ve ölçüsü vardır. Bir psikolojik savaş elemanı veya organı olmak demek, hiçbir ölçü ve ahlâk kuralı tanımamaya insanı götürmez ki!
Örneğin güncel olarak tartışılan birinci konu, doğal olarak gittikçe kapsamlılaşan çatışmalı süreç. Yani derinleşen savaş. Bu konuda yüzde doksanbeşten fazlası PKK’yi sorumlu tutuyor, suçluyor. Şoven Türk milliyetçiliği ile yoğrulmuş olmaları nedeniyle böyle yapmaları bir yerde doğal. Faşist milliyetçi zihniyete sahip olanlardan da zaten başka bir tutum beklenemez. Fakat bir olguyu eleştirinin veya suçlamanın da bir mantığı ve anlaşılırlığı olur. Büyük çoğunluğunda bu da yok. Meselâ diyorlar ki, “PKK taban kaybettiği için şiddete sarılıyor!” Yani şiddet yöntemiyle kaybettiği tabanı geri kazanacak!
Peki şimdi buna dikkate alınır bir görüş diyebilir miyiz? Böyle bir görüşün doğru olduğuna, daha 12 Haziran seçimlerinin mürekkebi kurumamışken kim inanır? Halbuki bütün engellemelere ve seçime parti olarak sokmama çabalarına rağmen, “Bağımsız aday” yöntemiyle PKK’nin yönlendirdiği siyasal hareket 12 Haziran seçiminde 36 milletvekili çıkardı. Aynı koşullarda seçime girseler ne CHP ne de MHP bu sonucu elde edebilirlerdi. Seçim ardından herkes sonucu “PKK’nin zaferi” olarak tanımlamıştı. Demekki ortada PKK’nin taban kaybetmesi diye bir durum yok, tersine tabanını genişletmiş olması durumu sözkonusu. O halde, eğer şiddeti tırmandırmak taban kaybetme sonucu olan bir işse, mevcut durumda PKK taban kaybetmediğine göre, şiddeti tırmandıran da PKK değildir. Gerçek bu kadar açıktır. Sözkonusu savın, sözde yüksek fikrin kendi içinde bile ne kadar tutarsız olduğu ortadadır.
Boyalı medyada genişçe yer alan bir başka örnek verelim. İddia şu: Güya PKK ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ayrı görüşteymiş! PKK, Kürt Halk Önderi’ne rağmen şiddet kullanıyormuş! Şiddet kullanarak Önder Abdullah Öcalan’ı devre dışı bırakmak istiyormuş! Örgüt kendi içinde parça parçaymış! Hatta bazılarına göre Kürt Halk Önderi bu sürece karşıymış! Vs. vs.
Şimdi bunlara görüş mü diyelim, yoksa bazılarının kendi niyet ve isteklerini yazmaları olarak mı ele alalım? Elbetteki ikincisi doğru oluyor. İnsan böyle yazanlara şunu söyleyebilir: O halde kanıtlayın yazdıklarınızı! En ufak bir kanıt sunabilirler mi? Yapamayacakları ortada. Zaten buna güçleri olsa, basit propaganda yerine kanıtlarıyla birlikte yazarlar. Oysa yaptıkları en bayağı bir propagandadır. Böylece psikolojik savaş görevlerini yerine getiriyorlar. Çamur at izi kalır misali bilinçsiz insanların kafalarını bulandırmaya çalışıyorlar.
Tabi bu görüşü vaazedenlere şunu da sorabiliriz: Madem öyleyse, o halde AKP hükümeti niye kırk gündür İmralı görüşmesini yasaklıyor? Neden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın hukuksal hakkı olan haftalık avukat görüşünü engelliyor? Öyle ya, madem ki Kürt Halk Önderi bu sürece karşıdır, o zaman her hafta avukat görüşü yaptırılarak Önder Abdullah Öcalan’a görüşlerini kamuoyuna sunma hakkı verilir, Önder APO da “Sürece karşı olduğunu” her hafta açıklar, böylece de PKK’nin yanlış yaptığı ortaya çıkar! Eğer bazı kalemşörlerin ısrarla yazdıkları doğru olsa, PKK içindeki “ayrılıkların” ortaya çıkması için AKP hükümeti İmralı’da avukat görüşüne izin vermez mi? O halde kırk gündür niye görüşme yaptırmıyor? Neden “Hava muhalefeti” gibi sudan bahanelere sarılıyor? Yoksa AKP hükümeti PKK içindeki ayrılıkların açığa çıkmasını istemiyor mu?
Yazılanlar işte bu derece mantıksız! Yazanlar her halde alemi ahmak sanıyorlar! Bu çelişkileri görebilecek kimsenin olmadığını düşünüyorlar. Kırk gündür Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukat görüşünü engelleyerek AKP hükümetinin büyük hukuksuzluk yaptığını, antidemokratik davrandığını, hatta suç işlediğini yazacaklarına, “PKK içindeki ayrılıklar” diyerek bu gerçeğin üstünü örtmeye çalışıyorlar.
Benzer inciler özel savaş basınında itibar edilmeyecek kadar çoktur. Örneğin, Türk savaş uçaklarının Kandil’deki yedi sivili katledişini Genelkurmay Başkanlığı yalanlamış! Bunun üzerine bazı akıllılar, “PKK bu durumu kanıtlasın, yoksa üzerine kalır” diye yazıyorlar! Peki niye PKK’nin üzerine kalıyor? Sözde neden şu: PKK açıklamış, PKK’ye yakın basın vermiş! Peki niye PKK’ye yakın olanlar dışında kalan basın vermemiş? AKP hükümetinin yaptıklarını gizlemek için mi? Eğer orada değilse, niye gitmemiş? Gitmek istemişse, o durumda kim, niçin engellemiş? Bunları hiç sorgulamadan ilk akla gelen “PKK kanıtlasın” oluyor. PKK gereken açıklamayı zaten yapmış, daha neyi açıklayacak? Sen basınsın, gerisi sana kalıyor, gerçeği açığa çıkarmakla sen sorumlusun! O halde niye Kandil’e gitmiyorsun, niye gerçeği araştırmıyorsun, niye katledilenlerin yakınlarına sormuyorsun? Yavuz hırsızca hemen PKK’yi suçluyorsun! AKP’ye yaranmak için mi? Niye?
Bir de eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in “Çatışma çıkınca tim komutanları kaçıyor” sözleri var. Merdî kıptî secaat arz ederken sirkatin söyler diye bir söz var. Yani Çingene yiğitliğini anlatırken hırsızlığını ele verir anlamına geliyor. Işık Koşaner, herhalde daha iki yıllık görevi varken Genelkurmay başkanlığından istifa edip kaçmış olduğunu hiç görmüyor! Genel komutanı görevden kaçan bir ordunun, tim komutanının çatışma sırasında kaçmasında bir anormallik olabilir mi? Fakat dikkat edilirse işin bu yanını hiç kimse görmüyor, görmek istemiyor. Hiç bir yazar ve basın organı bu gerçek üzerinde durmuyor.
Psikolojik savaş basınının benzer mantıksızlıkları daha da çoğaltılabilir. Fakat bunlar fazla önemli değil. Önemli olan, bu sözlerin bilinçsiz insanların beynini zehirlemesidir. Bir de AKP hükümetinin bunlara bakarak siyaset yapmasıdır. Bize öyle geliyor ki, yaşanan toplumsal cinnet bu psikolojik savaşla bağlantılıdır. Yine AKP hükümetinin barış yapmak varken savaşa yönelmesine yol açan anormal siyaset bu psikolojik savaş kaynaklıdır. AKP yöneticileri psikolojik savaşı derinleştiriyorlar ama, öyle görünüyorki yol açtığı sonuçların altında herkesten çok kendileri kalacaklar!
Özellikle Kürt halkının bu psikolojik savaş zırvalarına karşı uyanık olması ve kendini kapatması önem taşıyor. Kendini kapatmaktan da öteye, soykırıma hizmet eden bu psikolojik savaşa karşı yoğun ve bilinçli bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Önder Abdullah Öcalan’la görüşmenin kırk gündür engellenmesi asla kabul edilemez. Bunun için deyim yerindeyse kıyametin kopartılması önem taşıyor!..