Mehmet BAYRAK


Ermeniler; Kürtler, Rumlar, Süryaniler, Persler ve Araplar gibi Önasya’nın ve Ortadoğu’nun en kadim halklarından biridir. Çıkış yerlerinin Kapadokya merkezli Orta Anadolu ya da bugünkü Ermenistan olduğu yolunda değişik görüşler bulunmakla birlikte, Ermeniler’in bu toprakların en eski halklarından biri olduğu kesindir. Nitekim, Doğu cenahında yoğunluklu, Batı cenahında dağınık olarak ama tüm bölgelerde yaşadıkları, bugün bıraktıkları tarihi kalıntılarla sabittir.

19. yüzyıl; bir yandan Avrupa’da işçi hareketlerinin yoğunlaştığı, bir yandan da Balkanlar ve Ortadoğu’da ulusal kurtuluş hareketlerinin ve hak isteklerinin boy verdiği bir yüzyıldır. Fransız Burjuva Devrimi’nin yarattığı vatanseverlik ve milliyetçilik duygularının titreşimleri Batı’dan Doğu’ya doğru dalga dalga yayılmaktadır. Bu nitelikleriyle 19. yüzyıl, halkların tarihinde bir dönemeç niteliği taşımaktadır.

Nitekim, Avrupa’ya komşu olan Osmanlı tebaası Balkan halkları, başkaldırarak Osmanlı’dan ayrılıyor ve bağımsızlaşıyorlardı. Bu titreşimden en çok etkilenen halklardan biri de, birçok açıdan Batı’yla yoğun bir diyalog içerisinde bulunan Ermeniler’di. Keza, Önasya, Mezopotamya  ve Ortadoğu’nun en kadim halklarından olan Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve Araplar da bu uyanıştan paylarını alıyor ve Osmanlı’dan ayrışma yolunu tutuyorlardı. Bu nedenle de, özellikle 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl başları, bu halkların Osmanlıyla didişmesi biçiminde geçiyordu.

Ermeniler, gerek gayr-ı Müslim bir halk olarak gerekse yaklaşık 200 yıllık bir süreden beri geleneksel el zanaatlarının yanı sıra, modern tekniklerde ve dış ticarette ilerlemiş bir unsur olarak Batı toplumlarıyla yakın bir diyaloga girmişti. Buna, daha sonra Çarlık Rusyası da ekleniyordu.

İşte, bu ve benzeri etkenlerle kimi Ermeni zümreleri, demokratik hak taleplerini yükseltirken; kimi Ermeni topluluklar da bağımsızlık doğrultusunda yoğun bir örgütlenme süreci yaşıyorlardı. Buna karşılık, Osmanlı  devletinde de 19. Yüzyıl ortalarından başlayarak önce “Osmanlı”, ardından da “İslam - Türk” çizgisinde bir politika başlamıştı.  Bir padişah olarak bu politikayı hayata geçirenlerin başında, hep İslamiyetle özdeşleştirilen II. Abdülhamid geliyordu. II. Abdülhamid, gayr-ı Müslim ve gayr-ı Türk burjuvaziye karşı Müslüman ve Türk burjuvaziyi güçlendirmek amacıyla bir dizi yasa çıkarıyor ve bunları “Hayriye Kanunları” olarak nitelendiriyordu. Aslında yapılan şey, Türk ve Müslümanlar dışındaki unsurlara ekonomik ve siyasal savaş açmaktı.

Nitekim, alınan çeşitli ekonomik tedbirlerin yanısıra, Hanefi Müslüman olmayan diğer din mensuplarının tümüne karşı  temsil (asimilasyon) ve ihtida (zorla din değiştirtme) politikalarına yöneliyordu. Bu uygulamalardan en çok zarar gören unsurlardan biri de, Hıristiyan Ermeniler’le  Alevi ve Êzid’i Kürtler’di. Zaten, 1894-96 yılları arasında cereyan eden katliamlardan, Ermeniler başta olmak üzere  bu unsurların tümü zarar görmüştü.

1915 tarihli Ermeni ve Süryani Soykırımları ise, bundan yaklaşık 20 yıl sonra , Türkçü İttihad ve Terakki Fırkası öncülüğünde “etno- dinsel arındırma, tek- tipleştirme, Türk- İslamlaştırma” ekseninde gerçekleştirilmişti. Bunların, kirli bir politikanın hayata geçirilmesi adına gerçekleştirilmiş, 20. Yüzyılın en büyük Soykırımları olduğu, bugün güdümlü küçük bir azınlık dışında hemen tüm insanlıkça kabul edilmektedir. Bunlara, daha sonra 1925-27, 1928-30 ve 1937-38 yıllarında Kürt soykırımları eklenecektir...

Kuşkusuz, tüm bu olup- bitenlerin, toplumsal ortamla sanatçı, sanatçıyla sanat ürünü arasındaki diyalektik birlik gereği edebiyata yansımaması mümkün değildi. Burada sözkonusu olanlar da, halkların sözcüleri ve söz ustaları olan Şairler ve Âşıklar’dır. Öyle ki, onlar gerek tabiat olayları gerekse toplum olayları konusunda hiç bir olguyu kaçırmamışlardır. Nitekim, çalışmamızda tüm bu olay ve olgulara ilişkin 150 dolayında Ermeni Âşuğ Destanı’na yer verilmektedir. Bunların çok büyük bölümünün 1915 Soykırımı öncesine dayandığını da belirtmeliyiz. Gerçekte, 1915 Soykırımı ve Ermeni halkının yaşadığı büyük felaket üstüne de birçok destanın diyasporada yazıldığını tahmin ediyor ve bunların bilinen nedenlerle Türk literatüründe yer bulamadığını tahmin ediyorduk. Gerek 1895/96’da Abdülhamid dönemindeki katliam gerekse 1915’de İttihad ve Terakki dönemindeki Soykırıma ilişkin destanlarsa genellikle Türk âşıklarca yakılmış ya da düzülmüş düzmece destanlardı...

Belirlediğimiz kadarıyla, büyük bölümü “tehcir” sonrası Ortadoğu’daki metropol şehirlerde yayımlanan bu Türkçe destanların sayısı 20 dolayındadır. Ermenice ya da diğer dillerde bu konuda ne kadar destan yazıldığını bilmemiz ise şimdilik imkânsız. Gerek konunun başlıca uzmanlarından olup 1955’te vefat eden “Toros Azadyan Arşivi”nden sağladığımız gerekse “Ermeni Harfli Türkçe Yayınlar Bibliyografyası”nı tarayarak belirlediğimiz ve ilk kez yayımladığımız 60 dolayında destanın birçoğu da bu katliam ve soykırıma ilişkindi. Soykırım sonrası Ortadoğu’nun Halep, Şam, Beyrut, İskenderiye, Kahire gibi metropol şehirlerinde yayımlanan bu destanların birçoğu bugünlere de aydınlık tutacak niteliktedir. 

Açıktır ki, bu Destanlar gerek bir bütün olarak Osmanlı toplumunu anlamak, gerekse Ermeni toplumunun dramını kavramak açısından son derece önemlidir. Çünkü, diğer komşu halkların Âşıkları gibi Ermeni Âşuğlar da, “halklarının manzum tarihçileri” dir. Ne diyordu, ünlü tarihçi ve toplumbilimci Prof. Dr. Kemal Karpat? “Biz Türkler’in üç çeşit tarihi vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur; nesilden nesile geçen tarih odur.” (Türk Demokrasi Tarihi, İst. 1996).