“başa dönelim biraz da
hep başa döneriz
belki bir çay bardağına
sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya...
başa dönelim biraz da
örneğin çatlak bir nar’a
eski bir aşka dönelim
bir aşkın kanayan anısına
ki yıldız dolsun
apansız karanlığımıza.”


Metin Altıok’un başa dönelim şiirinden bu dizeler. Kendisi yandı, yakıldı, dizeleri kaldı bizlere. Hiçbir şekilde zaman aşımına uğramayacak dizeler… Bizler de sistemin sınırlarını aşamadıkça başa dönüyoruz. Yanıyoruz, yakılıyoruz, yine yanıyoruz yakılıyoruz. Biz yanıyoruz ve yakanlar kutsanıyor. Bizler yanıyoruz ama bizler lanetlenen oluyoruz. Kutsanan devlet eylemidir yakmak. İhrak’ı binnar diye ferman verilen zamanlar, yüzlerce yıl öncesinde kalmasına rağmen zaman aşımına uğramadı ama gözümüzün önünde insan bedenlerini yakanların suçları zaman aşımına uğradı. Ateşe atın, ateşte yakın anlamına gelen bu ferman hiçbir aşınmaya uğramadan 20.yüzyılda da uygulandı.
Başbakan 35 insan bedeninin yakılmasının cezasız kalışını eylemin başarıyla tamamlanması olarak gördü. Ve bu eylemi “hayırlı olsun” diyerek kutladı. Bu bir anlamda “Gazanız mübaret olsun!” diyerek kutsama eylemiydi. Perde arkası ödülleri bilemeyiz ama bu söz, devletin tarihine yazılan bir ödül oldu. Yedi kızılbaşı öldürerek cennete gideceğine inanan faşist mit, bir şekilde sürüyor ve birileri bunu gerçekleştirdi. Tabi bu mit, Sivas’ta bitmedi. Adıyaman’daki girişim de bu anlamdadır. Tecavüz alışkanlığı olanın tacizlerle aynı girişimi sürdürmesidir bu.
 Devlet tam da bu demek işte. Yakar öldürür. Boğar öldürür. Kuyulara atar öldürür. Kimyasal yağdırır, tonluk kazan bombaları atar…ve öldürür. Öldürmenin her şeklini kullanır. Öldürür ve ardından son nokta olan kutlama-kutsama ile eylemini tamamlar.
Türkiye’de sosyal demokrat partiler Alevilerin oylarının çoğunu almalarına rağmen seyirci kalarak bu katliamları onayladılar. Bu anlamda Sivas’ta yaşananlar, Alevilerin sosyal demokrat yalanlarına kanmak gibi bir gafleti bir daha yaşamamaları için bir takvim oldu. Kötü bir deneyim Pir Sultanca direnmenin hakikatini hatırlattı ve tarihsel-toplumsal bellek yarattı. Yine aynı şekilde Roboskî katliamı yapıldı, gencecik insanların bedenlerinden parçalar günlerce tv ekranlarına taşındı. AKP’li başbakan yine bunu yapanları kutladı ve bu yolla devletin bekasını kutsadıkları sanrısını yaşadı-yaşattı. Bu olay da İslami kimliğinden dolayı AKP’ye yanaşan Kürtler açısından direniş belleğini tazeleyen bir olaydır. Öyle olmak zorundadır. Çünkü Sivas ve Roboskî gerçeklerine rağmen, Müslüman Kürtlerin AKP’ye, Alevi Kürtlerin CHP’ye yakın durmaları anlaşılır değildir.
Zaman aşımı davası ardından AKP’nin maskesi düştü denildi. Aleviler, Kürtler, ezilen emekçi halklar ya da farklı kültürler karşısında AKP hiçbir zaman gerçek yüzünü gizleyip maskelemedi ki maskesi bugün düşüyor olsun. Hakikatin üzeri örtülse bile yok edilemeyeceği gerçeği gibi hiçbir yalanla, gerçekler gizleyemez. Bu doğru ama son iki yıl içinde yaşanan katliamlar, AKP’nin maskesiz bir faşizm yürüttüğünü anlatmak için fazlasıyla yeterli kanıtlar.
İslami fetih savaşlarından dönenlere söylenen “Gazanız mübarek olsun!” sözü bugün Sivas’ta Alevi aydınlarını yakan güruh için söylendi. Çünkü hegemonik devlet zihniyeti nezdinde Sivas olayı bir eylemdir. Planlandı, başarıyla gerçekleştirildi ve bugünlerde kutlandı.
Roboskî katliamını gerçekleştirenleri kutlamakla bu davaya hayırlı olsun demek arasında fark yoktur. Kürt kızlarına dağa çıkacaklarına fahişe olsun demekle Adıyaman’da kapılara işaret koymak suretiyle katliam hazırlıkları yapmak arasında fark yoktur. Aynı zihniyetin, maskesiz, aynı katliamcı, tecavüzcü beynin söze dönüşmesidir.
Artık kolektif akıl olan ahlaki ve politik toplum aklının söze dönüşmesinden başka çıkış yolu yoktur. Tüm toplumların ortak aklı yaratabilecekleri kendi özgünlüklerini ortaya koyarak, kolektif bir toplum ruhu yaratmaları ve bu ruh etrafında örgütlenmeleri şarttır. Bunca parçalanmışlığın toplumu zehirlediği bir zamanda, panzehir sadece halkların demokratik birliği olabilir. Halkların demokratik birliği, Türkiyeli tüm sol, sosyalist örgütlerin, demokratik Alevi kuruluşlarının, özgürlük hareketinin öncülüğünde gelişen demokratik ulus çalışmalarına kendi birincil çalışması olarak yaklaşmasıyla mümkün olabilir. Bozuk düzenin çarklarıyla uğraşmak yerine yeni bir özgürlük sahası oluşturmak için çalışmak, yanan yakılan ya da parçalanan bedenlerin yüreğimizde bıraktıkları ateşi bir nebze serinletebilir.