Kaderi ve tüm geleceği politik olarak satılan, tüm vurdumduymazlığına rağmen Fransız Devrimi’nin öncesi ve sonrasının simgesi isimlerinden Marie Antoinette, daha tüm çocukluk masumiyet ile henüz 15 yaşında iken Fransız krallığına gelin gider. Viyana’daki Schönbrunn Sarayı’ndan Versailles Sarayı’na geldiğinde tarihin akışı değişecektir ama o bundan habersiz, sarayda onunla oyun oynayacak bir çocuk aramaktadır. 18 yaşına kadar saraydan çıkmaz. Onlarca odalı, bol duvarlı ve soğuk bürokrasinin tüm günlük rutin uygulamaları içinde kendini gerçek bir hapishanede hisseder. Yıllar sonra ilk defa önüne bir fırsat çıkar. XV. Louis gelinine izin verir. Hatta gitmek istediği günü de kendisinin seçmesini ister.

O gün gelir ve yola çıkar. Stefan Zweig o anı şöyle tasvir eder: “Versailles’den Paris’e kadar bütün yolun kenarı coşup taşan, şapkalarını sallayan insanlardan oluşur. Bayraklarıyla, çiçek örgüleriyle rengarenk bezenmiş bir çit gibidir. Sebze halinin kadınları gelir ve ona yemişlerden, çiçeklerden, yılın turfandalarından hanedanı öven vecizeler söyleyerek sunarlar. Fakat genç çifti bekleyen en şahane karşılama halktan gelir. İnsanlar devasa kentin bütün sokaklarından onbinler, yüzbinlerle akın edip onları görmeye gelmiştir. Alkışlayıp sevinç çığlıkları atarlar, havada mendillerini, şapkalarını sallarlar; kadınlar, çocuklar yanlarına yaklaşıp sevgi gösterisinde bulunurlar.” 

Maria Antoinette bu coşku içindeki insanlar ordusunu görünce ağzından şu sözler dökülür: “Tanrım, ne çok insan!”

3 yıllık saraya kapatılmışlığın ardından ilk defa geldiği Paris, onda büyük heyecan yaratmıştır. Hemen annesi Maria Theresia’ya mektup yazar ve duygularını sıcağı sıcağına ifade eder: “Geçen gün öyle bir bayram yaşadım ki, ömür boyu asla unutmayacağım Paris’e girişimizi. Hürmet adına akla ne gelebilirse hepsini gördük, ama beni en derinden etkileyen şey bu olmadı da, fakir halkın sevecenliği ve coşkusu oldu, kendisini ezen vergilere rağmen bizi görmenin sevinciyle dolup taşan halkın… Bundan daha değerli bir şey yok, işte bunu hissettim ve asla unutmayacağım.”

Yıllardır siyasi, kültürel ve sosyal kaderi egemenlerin masa başında parçalara ayrıldığı tüm ötekiler, sarayların kirli camları arkasında kendileri için dizayn edilen ve dayatılan yaşamlara direnmeye devam etmektedirler. Ezen ile ezilenin tarihi bir olmaz. Zaman ikisi için aynı cömertlikte akmaz. Bir kez fethedilen Paris gibi, şansı bir kere kapıya yollar. 8 Haziran günü o şansın ilk günüdür. Sokakların günüdür. Tüm ağır vergilere, maruz kaldıkları insanlık dışı yasa ve uygulamalara, yedikleri gaz, ellerinden alınan çocukları, sevdiklerine rağmen halk sokağa indi. Meclise ilk defa girecekler için en güzel şarkıları söylediler. Bayraklarını açtılar. Alkışlara boğdular, çığlıklar attılar. Bu muhteşem karşılama, zafer unutulmazdı. Dillerden “Tanrım, ne büyük başarı!” cümleleri döküldü. Sanki onyılların hapisliği birden bitti. Sanki koca bir zindandan zincirlerimizi yıkarak çıktık. Ampul patladı. Bu gerçekten unutulmazdı, asla unutulmayacaktı.

Colemêrg, Êlih, Amed, Şirnêx ve daha pek çok yerdeki coşku ile Antoinette’nin coşkusunu ilginç bir şekilde birleştiriyordu tarih. Çünkü Antoinette, Paris’e gitme gününü kendisi seçmiştir ve o tarih 8 Haziran’dır. (8 Haziran 1773)

Son bir not ile yazıyı bitirelim. Daha ilk gidişinde Maria Antoinette, Paris’i fethetmiştir. Fakat aynı zamanda Paris de onu fethetmiştir. Çünkü bu kentin düşkünü olur. Annesine yazdığı ve halkın o coşkusunu, fedakarlığını asla unutmayacağım dediği duyguyu da çok geçmeden unutmuştur. Bu defa o halk arasından giyotine gittiğinde tekrar hatırlayacaktır. Ankara, mecliste ilk zamanlar böyledir. Sen onu fethettiğini düşünürken o da seni sarmalar. Tarihin en sevdiği tuzaklar bunlar. Gerçekten en değerli şey halkın her şeye rağmen o fedakarlığının unutulmamasıdır. Ona şimdi cevap olabilme gücüdür.