
İstanbul diğerleri için neyi temsil eder bilemiyorum. Bana soracak olsalar, “Anlatmakta zorluk yaşadığım bir şehir” şeklinde ifade ederdim. Bu durum, İstanbul’un geniş tarihiyle de bağlantılı olsa gerek. Birçok ulusun buluştuğu, birçok mezhepi barındıran, her sınıfa “hükmeden” bir şehri anlatmak bence her zaman sınırlı kalacaktır. En iyi şairler, en ünlü yazarlar bile hala onu anlatma çabası vermekte. O kadar renkli ve renksiz yaşamların buluştuğu ve yine birçok farklı hikayeyi barındıran bir şehri ben anlatabilirim diyen varsa gelsin buyursun. Biz zevkle dinler, okuruz.
“Vizas Şehri”
M.Ö. 658-657 yıllarına gittiğimizde, İstanbul’da karşımıza Megaralılar çıkıyor. Topkapı Sarayı’ndan Ahırkapı semtine kadar küçük bir şehrin temelini atıyorlar. İstanbul’a Vizas’ın ismine atfen: “Vizas Şehri” (Vizantion) ismini veriyorlar. Şehir bugün olduğu gibi o süreçte de nüfusunu çoğaltıyor. İstanbul, çoğu hükümdarlığın gözdesi olunca ismi birçok değişikliğe uğruyor.
Artık, Konstantinopolis’tir
Roma İmparatorluğu’na hemen uzun atlama yapacak olursak, mesela 8 Kasım 324 gibi bir yılda durmak zorunda kalırız. Konstantin, atlılarıyla şehri ele geçirir. Tabii bununla yetinmez, ismini de ele geçirir. İstanbul’umuzun yeni adı, yine İmparator olan Konstantin’in adına layık bir şekilde değişikliğe uğratılır. Adı artık Konstantinopolis’tir. İmparator aynı yıl içerisinde mevcut şehrin genişliğine göre surları yeniden inşa ettirir. Atatürk Köprüsü’nün batısındaki Haliç sahillerinden uzanarak Sultanselim ve Fatih Camiilerini geçip Cerrahpaşa semtine doğru uzanarak, Etyemez semti civarında sollama sonrası büyük bir kavis yapar ve en sonunda ta Samatya yakınında bulunan Marmara sahillerine dayanır.
Yedi tepenin şehri
Şu anki yedi tepenin bulunduğu yerlere göz atalım. Daha doğrusu bir belgeden direkt buraya aktaralım: “Bugünkü isimleriyle İstanbul’un yedi tepesinin bulunduğu yerlere gelince... Birinci tepe: üzerinde Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Hipodrom ve Sultanahmet Camii’nin bulunduğu mahal; ikinci tepe: Çemberlitaş sütununun bulunduğu yer ve civarı; üçüncü tepe: İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yer ve civarı; dördüncü tepe: Fatih Camii’nin bulunduğu yer ve havalisi; beşinci tepe: Sultanselim Camii’nin bulunduğu bölge; yedinci tepe: Cerrahpaşa ve Haseki Hastanelerinin bulunduğu yerler ve civarlarıdır.”
Muhteşem mimariler
Konstantin döneminde İstanbul’a oldukça özenilmiş doğrusu. Ayia Apostoli, Ayia Irini, Ayia Sofia kiliselerinin temeli Konstantin döneminde atılmıştır. Muhteşem mimarlıklar olduğunu herkes kabul etmeli. Çemberlitaş da (Konstantin Sütunu) 330 yılında yapılmıştır.
Birçok isimle anılan İstanbul
İstanbul’un bu ismine Osmanlı İmparatorluğu’nun fermanlarında ve kayıtlarında da tanık olabilirsiniz: “Be Makam-ı Konstantinniye el Mahmiyye” Osmanlı İmparatorluğu’nun, Büyük Konstantin’in kurduğu dünya başkentine sahip olma sürecinde duyduğu hazzı, sizler de hissetmeye çalışmalısınız. İstanbul’un Stinpolis (şehre doğru) ismi ve nüfusu bugün olduğu gibi o süreçte de sürekli dillerde olsa gerek. Birçok isimle anılan İstanbul’un kafa karıştırması da normal tabi. Seyyahlar, 15. yüzyılda ona ne isimle hitap edeceklerini nasıl şaşırmışlarsa, diğerleri için de aynı şey geçerliymiş. Örnek olarak, Slavlarda Tsarigrad; Balkanlarda Çar Şehri; seyyahlar arasında Byzantion, Nea Roma...
En kalabalık nüfuslu metropol
Akdeniz dünyasının bütün şehirleri o süreçlerde ünlerini kazanmış, İstanbul da nasibine düşen payı almaktan elbette ki kaçamamış. Nasibine düşen pay, “Her zaman İstanbul’da muhtelif dil ve dinden gruplar yaşamış bulunmaktadır” şeklinde bir kanıyı doğrulamaya yetmiş. “İstanbul, ah güzel şehir” diye boşuna söylenmemiş oldum. Coğrafi konumunun önemi, ilginçliği, garip doğası ve hızla gelişmesi, İstanbul’u bütün Ortaçağ‘dan bu yana en kalabalık nüfuslu metropol haline getirmiş. Tabi böyle gözde bir kentin yönetim ve savunma ikilisi de kent gibi sağlam olmalı. İstanbul, kent olmaktan da kaçamamış görünüyor. Helenistik döneme doğru uzandığımızda da bunu görmek mümkün.
Galata’nın büyük ekonomik önemi
Devam edelim... 14. yüzyıl sürecinde Konstantinopolis’in çöküşüne doğru uzanalım şimdi. Hemen Galata’daki ticarete dayalı yaşama bakalım. Bu dönemde Galata’da bulunan gümrüğün geliri Konstantinopolis’in gelirinin katbekat fazlasına ulaşmış. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Galata’nın büyük ekonomik öneminin farkına varmıştı elbet. Bu sebepten Avrupa merkezli ticaretin güçlenmesi adına bu bölgeyi olduğu gibi muhafaza etmiştir. Galata’yı Osmanlı idaresi altına almıştır. Ardından gelen kapitülasyon güvenceleri gibi uygulamalar, şu anki konumuz değil.
İlk gecekondulaşma
Hemen 1477’ye uzanarak yavaş yavaş İstanbul’u bugüne doğru uzandıralım. O süreçlerde İstanbul’da birçok renk mevcut. Rum, Ermeni ve Yahudiler resmen tanınmış ve onaylanmış imtiyazlara sahip olmuşlar. Ve bu “azınlık” tanımındaki gruplar, İstanbul’daki kalabalığa dahil oluvermiş. Yani daha da renklenen ve daha da kalabalıklaşan bir İstanbul karşımıza çıkıveriyor. Zaten ilk gecekondulaşmanın tarihi de, bu kalabalıklaşan nüfus sonrası ortaya çıkıyor. Yani yaklaşık 19. yüzyıl civarında... Üsküdar, “kop gel nüfusu” (işsiz ve vasıfsız işçi kalabalıkları) ile dolup taşarak gecekondulaşma alanı haline gelir.
Üst sınıfın salgın hastalıkları
Tabii ne oluyorsa 18. yüzyılda oluyor. Ülke ekonomisinin sürekli değişen yapısı, bozuluşlar yerine gösterişli tüketimi ön plana çıkarıyor. Bu da üst sınıfın salgın hastalıklarını yaymaları anlamını taşımaktadır. Bununla birlikte yayılan salgın, Kağıthane’deki bostanların, hasırlar ve bahçelerle süslenmesine sebep oluyor. Yine Boğaz civarında bu salgın, şirin köylerin yerine yalı ve köşklerin geçmesine neden oluyor. Artık fakir balıkçı köylerin yerini, zengin salgını alır.
Bu durum insana “Kahrolsun her şey!” mi dedirtmeli? Yoksa aksine, “Yeni bir yaşam kurmalıyız” mı? Bütün alanlarında ticaretin, siyasetin, güzelliklerin, renklerin ve geniş tarihlerin barındığı İstanbul’a hangisi yakışır gibi saçma bir soruya hiç gerek yok.
Gerçek İstanbullular
Şu an İstanbul’un eskileri ne demek istediğimi gayet iyi anladı. Gerçek İstanbullular, o eski topraklarda rengarenk yaşamın ve barış içerisindeki İstanbul’un ne demek olduğunu iyi bilirler. Aynı zamanda bu etkiyi yıkmak isteyen farklı iktidar zihniyetlerinin de tanıkları onlardır.
Seçmek bizlerin elinde
Bir de 2015’e kadar uzanıp İstanbul’a şöyle bir bakalım. İsterseniz Asya’dan, isterseniz Avrupa’dan... Hiç mi hiç fark etmiyor.
Bu güzel şehir nasıl yaşamalı, nasıl güzelleştirilmeli? Seyyar tezgahlarda bulunan kestaneler, seyyar arabalarda satılan pilav - ayran, LGBTİ arkadaşlarımızın rengarenk bayrakları, 1 Mayıs’ta Taksim Anıtı, güzel ve renkli mahallelerimiz, Kadıköy’ün boğa heykeli, moda sahili, Gezi Parkı, Gezi eylemleri sürecinde rengarenk boyadığımız merdivenler, “Aşk örgütlenmektir!”, “Homofobik devlet yıkacağız elbet!” dövizleri, kalabalık nüfus, kaçak çay, Mor Kedi, trafik lambaları, Cumartesi Anneleri, Yıldız Parkı, Adalar, gece afişlemeleri, şehrin ışıkları, otobüs kuyrukları ve sayamayacağımız onca başkası... İstanbul: Rengârenk insanların buluşma yeri...
Hızla gelelim: Bana göre bu seçimlerle İstanbul, daha da güzelleşebilir. Aklımda öyle bir İstanbul, öyle bir dünya, öyle bir yaşam, öyle bir renk cümbüşü ve öyle bir gelecek var ki, hepsi bir parti adı altında buluşmuş. Aklımdan geçen tüm bunlar, sizlerin akıllarından geçenlerle aynı... Barış, umut, insanca, hak dolu bir yaşam, demokratik ulus, ekoloji ile bütünleşen kadınların özgürlük yolu, geleceğin bembeyaz atlarla yol aldığı bir İstanbul, Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve tüm Dünya... Hepsini etkileyecek bir yaşamı seçmek, Biz’lerin elinde.
Aklımızdan geçenlerin partisi: HDP
Aklımızdan geçen güzelliklerin pratikleştiği bir parti şu an, örgütünü düşüncelerimizle buluşturuyor. Demokratik ulus temelinde bir toplum inşası adına HDP’ye doğru yürümek, insanlık gereğidir. Yeni kadrolarını oluşturup yeni yaşamın kurgusuyla bizlere emeklerini sunan bu parti, ülkemize doğacak güneşin ışınlarını müjdelemiyor mu? Yine hızla artan kadın cinayetlerini durdurabilecek tek güç, siyasi temelini kadın özgürlük mücadelesiyle kuran HDP olmayacak mı? Faili meçhul cinayetlerin, baskıların, zulmün artmasına sebep olacak “İç Güvenlik Yasası“ gibi despotizme dayalı erkek egemen zihniyetçe oluşturulmuş tüm planların sonunu da bu parti getirecektir. Halkların Demokratik Partisi, şiarını insani haklarımız üzerinden yükseltmektedir. Eğitim, barınma, sağlık... Her alandaki insani haklarımızı daha güçlü temellendirecektir. HES, nükleer santraller, barajlar, AVM’ler gibi doğamızı katleden yapıları ülkemiz sınırında barındırmayacaktır.
7 Haziran’da oy’lar HDP’ye!
Meclis dışında halk adına gerçek mücadeleyi yürüten ve bizlere açılan bu gemiye herkes binmeli. Bu gemi kardeşliğin, özgürlüğün, süreklileşen barışın, ulusal hakların, kadın haklarının, çocuk haklarının, renklerin, LGBTİ arkadaşlarımızın, senin, yani “Yaşasın her şey”in gemisi! HDP ile güzel yaşama, mavi denizlerde açılmaya! Unutmayın, mavi huyumuzdur bizim... Masmavi bir deniz, nehir ve gökyüzü için 7 Haziran’da oylar HDP’ye!
DESTAN YÖRÜK