
Bu yazıyla sizleri Zagroslara götürmek istiyorum. Orada her dağın, her vadinin ve her nehrin bir hikayesi vardır. Kuşaktan kuşağa anlatılır. Bu hikayeler söz konusu yerlerin var oluş biçimidir. Zamana karşı inatçı bir direnişi ifade eder. İşte bunlardan birisi de Avaşin'dir. Adını renginin maviliğinden alır, yatağının rengiyle meşhurdur. Basya ile birleştiği noktadan, ta Çarçela Dağı’na kadar birbirinden güzel pınarlarla beslenir Avaşin. Her Zagros gerillasının gözdesi, özeli ve dolayısıyla unutulmazıdır…
Bir rivayete göre bu sudan bir taş alıp ayrılan birisi, günün birinde tekrar ona dönermiş. İşte böylesine efsunlu bir özelliği varmış Avaşin’in.
Selçuk Şahan yoldaşla birlikte tanışmıştık Avaşin’le. On sekiz yıl önceydi. Uzun bir yoldan gelmiştik. Grup komutanımız, tam da Avaşin ile Basya suyunun birleştiği noktada mola vermişti. Gerçekten de bu şahane bir seçimdi. Manzara, daha ilk bakışta bizleri büyülemişti. İki su aynı yatakta ama farklı renklerde akıyordu. Bulunduğumuz noktanın biraz ilerisinde ise yamacın birkaç yerinden oluk oluk su fışkırıyordu Avaşin’in yatağına. Selçuk, bu inanılmaz güzellikteki doğa mizanseni karşısında daha fazla dayanamayıp hemen çantasından kalem ve defterini çıkarıvermişti. Ve daha sonra kitaplaştırılacak olan günlüğüne şöyle bir başlık atmıştı; "Dünyanın En Büyük Çeşmesi!"
Yıllardan sonra kendimi yine Avaşin’de buldum. Hiç değişmemişti. Her zamanki gibi masmaviydi. Keskin akıyordu. Evet, rivayet doğrulanmıştı. Ben geri gelmiştim. Ama buruktum. Çünkü bu suyun bir sevdalısı da Selçuk’tu. Yazarı, dile getireniydi.
Uzun bir süre gözlerimi hiç ayırmadım Avaşin'in mavi sularından. Selçuk’la olan sevdasını anlamaya çalıştım. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki…
Selçuk'un bu dağlara, Avaşin'e uzanan yaşam mücadelesiyle bir hayli ilginç. Avaşin gibi sınır tanımaz, kendisini yenileyerek akan bir yaşam...
Aslen Bingöllü olan Selçuk (Enver Polat), 80’li yıllarda Avrupa’ya göç ettikten sonra, orada Kürt Özgürlük Mücadelesiyle tanıdı. Kısa bir eğitim devresinin ardından Serxwebun dergisinde çalışmaya başladı.
O dönemlerde Serxwebun ile Berxwedan dergisi bilikte çıkarılıyordu. Yerleri Düseldorf’taydı. Yoğun bir çalışma tempoları vardı. Ara sıra uğrar hal ve hatırlarını sorardım. Ama bunun için bile zamanları yoktu. O yıllarda kendisiyle birlikte Diyar, Sinan ve Jiyan arkadaş da çalışıyordu. Tek kelimeyle muhteşem bir ekiplerdi…
Selçuk, daha sonra Avrupa çapında yayın yapan Ülke Gazetesi’nin kuruluşunda yer aldı. Her gün gazetenin "Ufuktan" adlı köşesinde onun yazılarını okurduk. O köşede yazılanlar, bizim için siyasal bir doğrultuydu, perspektifti.
96 yılında kendisiyle vedalaşıp Şam'a, Önderlik sahasına geçmiştim. Benden bir ay sonra onu da karşımda buldum. İnanamamıştım. Sorduğumda, "Avrupa, arayışlarını tüketmiş bir kıta. Benim yerim Ortadoğu’dur. Artık Kürdistan dağlarını, gerillayı yazmak istiyorum..." dedi.
Selçuk, yaşanan olay ve olguları sadece yazmıyordu. Aynı zamanda bütün bunları hafızasında arşivliyordu. Yaşıyordu. Öyle ki, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'ni gün be gün belleğine kazımış birisiydi. Ayrıca çok okuyordu. Gerçek bir kitap dostuydu. Ondaki bu birikimi Önder Apo da çok iyi fark etmiş olacaktı ki, ona filozof diye hitap ederdi.
Evet, bu hakikat arayışçısını en iyi anlatan yine kendisidir, yazılarıdır. Şam’dan başlatır yürüyüşünü Selçuk. Çarçela'ya, Cilo’ya ve Govende’ye çıkarır yüreğini. Hakikatin peşinde koşturur ruhunu…
Ve sonra gün gelir helallik ister Avaşin’den. Ayrılır Zagroslardan. Hepimizden!
Botan’a vardığında mevsim bahardı. Doğa, yeşile bürünmüştü. Nisan yağmurları henüz yeni başlamıştı. Ama onun tepede olduğu gün, yağmur hiç yoktu. Sadece sis vardı. Ardından da bombalar yağmıştı…
Bir değil, on değil, tam 37 kazan bombası yağdırılmıştı üzerlerine. Ve düşmanın vahşeti bir kez daha bölmüştü genç bedenlerin hikayelerini.
Selçuk Şahan’ı 11 Nisan 1998 yılında Besta’da bir hava saldırısında kaybettik. Onu ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenleri bir kez daha sevgi, saygıyla anıyorum.
ROHAT SELÇUK