• Mayıs’ın içinde kalan ve ölümden asıl ağır olan, içeriden açılan yaralardır. Hewlêr’de yaşananlar, yalnızca bir çatışma değildi, Kürtler arası bir kırılmaydı.

AHMET AĞAÇ

Kürdistan’da bazı aylar, yalnızca takvim değildir; halkın hafızasında mevsim olarak değil, eksilen insanların sesi olarak yaşar. Mayıs, biraz böyledir. Yıllardır bu ay geldiğinde birçok insanın içinden aynı isimler geçer:

Haki Karer…

Halil Çavgun…

Dörtler…

Karasungur…

Sonra başka isimler eklenir bu uzun yürüyüşe, çünkü Kürdistan’da yalnız mücadele değil, kayıp da birikti. Her kuşak kendi acısını bir sonrakine bıraktı, her dönem hafızaya yeni bir eksiklik ekledi. Mayıs, bu yüzden yarım kalmış hayatların, cümlelerin ve susmayan acıların adıdır.

Mayıs’ın içinde kalan, ölümden asıl ağır olan, içeriden açılan yaralardır. Kürt halkı, tarih boyunca düşmanla savaştı; inkar, sürgün ve katliamla yüz yüze kaldı fakat bazı kırılmalar hafızada başka türlü yer etti. Kürt'ün Kürt'e doğrulttuğu silah gibi… Verilen sözlerin ardından gelen kuşatmalar gibi… Birlik umudunun yerini sessizliğin alması gibi…

Açık konuşmak gerekir: Hewlêr’de yaşananlar, yalnızca bir çatışma değildi, Kürtler arası bir kırılmaydı. KDP’nin Türk devletiyle kurduğu ilişkiler temelinde, kendi halkına karşı yürütülen bir operasyondu. Bu gerçek, yıllar boyunca çoğu zaman açıkça konuşulmadı. Bu yüzden Hewlêr, aynı zamanda bir yaranın adına dönüştü.

Ben Heval Hasan'ı 1991’den sonra bir daha görmedim. Aynı halkın çocuklarıydık ama hayat bizi farklı dağ yollarına savurdu. Sonraki yıllarda onun adını daha çok yoldaşların anlatımlarında duydum. Gabar, Zap, Zagros, Garê ve Kandil’de…

Bazen biri uzun uzun anlatıyordu, bazen yalnız kısa bir sessizlik oluyordu ama geride hep aynı duygu kalıyordu: Sanki bir halk kendi içinden eksiliyordu.

Hasan Ağaç

Annem Hasan’dan söz ederken fazla konuşmazdı. Zaten bazı acılar Kürdistan'da yüksek sesle anlatılmaz. İnsan bazen susarak taşır yasını ama bir gün söylediği bir cümle yıllar boyunca içimde kaldı: “Bu evde evlatlar geri çağrılmak için değil, yürümek için yetişti.”

Yıllar geçtikçe bu sözün ağırlığını daha iyi anladım, çünkü Hasan’ın hikâyesi, Hasan’ın hikâyesinden ibaret değildi. O dönem birçok insan gibi Hasan da dağ ile şehir arasında bir yol kurmaya çalışıyordu. Halkın içindeki korkuya rağmen geri çekilmeyenlerden biriydi. Katliam haberini aldıktan sonra yeniden dönmek istemesi belki de bundandı. Arkadaşlarının hâlâ içeride olduğunu düşünüyor, hastahanede kalanlara ulaşmak istiyordu fakat şehir artık bildiği şehir değildi. Sokaklar tutulmuş, pusular kurulmuştu ve Hewlêr artık kader gibi çöken bir sessizliğe dönüşmüştü.

Yıllar sonra Kandil’de bir arkadaş eski bir palaska gösterdi bana. “Bu Hasan abiden kaldı” dedi. Başka biri, bir fotoğraf uzattı. Bir başkası, adını anınca sustu. İnsan, bazen bir halkın hafızasının eşyalara bile sindiğini o zaman anlıyor. Belki de bu yüzden Ozan Serhat’ın söylediği o sözler yıllardır insanların içinde kaldı: “Hewlêr lorîka dayîkan…”

Evet, Hewlêr artık biraz da annelerin ağıdı olmuştu.

Helîn’i anlatanlar, emeğinden söz ediyordu.

Berbang’ın adı geçtiğinde hastane koridorları akla geliyordu.

Şefik’in hastalığı anlatılırken sesler yavaşlıyordu.

Kerim’in ameliyattan yeni çıkmış hali hafızalardaydı.

İsmail için daha çok halkın içindeki sıcaklığı anlatılıyordu.

Serbest’in adı, yarım kalmış bir gençlik hissiydi.

Mahmut, hâlâ kaybolanlardan biri olarak duruyordu.

Aradan yıllar geçti ama yaralar kapanmadı, çünkü bazı insanlar toprağa düşünce halkın hafızasına da karışır. Bazı şehirler, insanın içinde ömür boyu susmaz. Mayıs da biraz böyledir işte; her gelişinde, eksilenleri yeniden hatırlatan uzun bir sessizlik gibi…

Aynı zamanda hatırlatan bir gerçek gibi: Bir halk en çok dışarıdan değil, kendi içindeki kırılmalardan yaralanır ve o kırılmalar konuşulmadan hiçbir hafıza tamamlanmaz.