• Örgütlenmek, dayanışmak ve dilimizle yaşamak için devletin 'merhametine' ya da yasal çerçevesine ihtiyaç duymayan yol/yöntemi bulmak zor olmasa gerek. Bu, diasporadaki Kürtler için olmazsa olmazdır.

RUŞEN TUTKU

Türkiye, yıllardır komşu ülkelerine yönelik gelişen dış müdahaleleri gördü ve bunun kendisini de tehdit eder hale geldiğini kısmen fark etti, ancak ne kadar doğru değerlendirdiği kısmı, belirsizliğini koruyor. Buna göre değişimi esas alan bir pozisyon alır mı? Özellikle 'iç cephe' dedikleri yerden başlayıp barışı tesis etme niyetleri var mı? Bu soruların yanıtları belirsiz ama ciddiyetle yaklaşılmadığı ortada. Mevcut hükümet için demokrasiden hızla uzaklaşma, artık bir hastalık halini yansıtıyor. Hiçbir muhalif refleksi dahi hazmetmeye niyetleri yok. Tüm dertleri, kendi saltanatlarını sürdürme ve daha fazla iktidar konforunu yaşamaya yöneliktir.

Önder Apo'nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan ve Kürt tarafının tarihi adımlarıyla devam eden süreç, iktidarın bendini aşamıyor. AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan sürecin ruhuna göre hareket etmek yerine ertelemeci, zamana yayan keyfiyetçi bir yaklaşımı tercih ediyor. Erdoğan'nın bu konuda geçmiş pratiği; süreçleri sonlandırma tavrı  hafızalardadır. Aynı durum tekrarlanır mı, dünya siyaseti ve ortadoğu dengeleri ne kadar belirleyici olabilir? Bunlar, meşru sorulardır.

Türkiye cephesinde süreç, ruhunu arıyor ve daha fazla zamana yayılsa anlamını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Yasal ve anayasal çerçeve netleşip Meclis'te resmiyet kazansa zor eşik atlatılmış olacak. Önder Apo, "Yüzde 10'u dejure, yüzde 90'ı da de facto" diyor. Kürt varlığı, ulus gerçekliği, ana dil ve yerel yönetim, Kürtlerin kendi temsilcilerini seçip özgürce çalışmaları, en temel taleplerdir. De facto, Latin kökenli olup "fiilen" anlamına geliyor. Resmiyette veya kanunlar da yazılı olmasa bile, sahada mevcut olan durumu ifade eder.

Ulus-devlet, toplumları adeta sopasıyla şekillendirip yönlendiriyor. Çizdikleri sınır ve kuralların dışına çıktın mı engelleyici bariyeri karşına çıkar. Böyle durumlarda yasa ve kanunları aramak çıkmazları çoğaltır. Yapılması gereken toplumsal gerçekliğe ve istemlere göre harekete geçmektir. Şimdi özellikle Kürdistan'da fiillen yapılacak olanlar var. Her yerde Kürtçe konuşma, Kürt dil faaliyetlerini geliştirme ve hatta adı farklı da olsa bir mahallede, sokakta, köyde, kasabada üretimi esas alan ya da dayanışmayı ifade eden toplulukları örgütleme zamanı.

Kürtlerin kadim geleneği olan 'şevbirkleri' düzenleyip komün tartışmaları yaygınlaştırılıp örgütlenebilinir. Komünalite, dayanışma ve bu ruhu canlandırmak için fiilli durum önemlidir. Kürtlerde yardımlaşmayı ifade eden 'zibare' diye bir terim vardır. Avrupa'da Katolik Kilisesi'ne bağlı dünya çapında ihtiyaç sahiplerine yardım eden 'Caritas' diye kurum var.

Örgütlenmek için devletin 'merhametine' ya da yasal çerçevesine ihtiyaç olmadan dayanışma ruhunu geliştirmenin yol/yöntemini bulmak zor olmasa gerek. Bu çalışmalar, diasporadaki Kürt halkı için olmazsa olmazdır. Birçok ailenin çocukları Kürtçe yerine Türkçeyi tercih ediyor, bu da bir kültürü ifade eden Kürtçeyi beyinlerden siliyor. Oysa Avrupa'daki Kürtlerin rahatlıkla bir araya gelme olanakları mevcut. Potansiyel ve zemin zaten var ve bu daha da örgütlü hale getirilebilir.