Suriye iç savaşı hakiki bir çözüm aşamasına geldiğinden bu yana rahatsızlığı kendi kabına sığmayan iki aktör var. Birincisi Türkiye diğeri ise İsrail. Türkiye YPG’yi, İsrail de Hizbullah’ı gerekçe göstererek tehlikede olduğuna inandığı ulusal çıkarlarını koruma söylemiyle savaşı ve şiddeti körüklüyorlar. İsrail’in defalarca Suriye hava sahasını ihlal ettiğini ve birçok kez Suriye ordusunu hedef aldığını biliyoruz. Türkiye ise her fırsatta Rojava’ya dönük saldırılar düzenliyor. ABD ise bu durumdan basına yansıttığı kadar rahatsız değil. Kendi yörüngesinden çıkıp Rusya ile hareket etmeye başlamadıkları sürece müttefiklerinin agresif çıkışları her hamle sonrasında bölgesel güçleri ABD’ye daha da bağımlı kılıyor. Türkiye’nin Kürt düşmanlığı eksenli iç ve dış politikası AKP veya PYD tamamen Rusya eksenine kaymadıkları sürece her iki gücün de ABD’ye olan bağımlılığını arttırıyor. Hatırlatmakta fayda var: TSK havadan vuracağı noktaların koordinatlarını tam olarak ABD ve Rusya ile paylaşmamış olsa da, 1 saat öncesinden vuracağı bölgeyi bu güçlere iletti. YPG’ye bu istihbaratın iletilmediğini unutmamak lazım.
Aslına bakılacak olursa, referandum süreci bittiği gibi Erdoğan’ın yüzünü Rojava, Suriye ve Irak’a çevireceği belliydi. Öyle de oldu. Şaibeli referandum işi tamamlandığı gibi Erdoğan el yükseltmeye başladı. Türkiye önce Şengal ve Qereçox’u hava saldırısıyla vurdu. Şimdi de karadan Rojava’yı taciz etmeye devam ediyor. Bu hamlenin Rojava savunmasını test etme boyutuyla sınırlı kalacağını gösteren hiçbir emare yok. Aslına bakılacak olursa, bu hamle var olan orta vadeli bir planın ilk aşaması gibi görünüyor. Planın ikinci aşamasının olup olmayacağını ise Erdoğan’ın Mayıs ayında yapacağı görüşmeler belirleyecek. Erdoğan; 3 Mayıs’ta Soçi’de Putin ile görüşüp 15 Mayıs’ta Pekin’e gidip BKBY Uluslararası İşbirliği Forumu’na katılacak, 17 Mayıs’ta ABD’de Trump ile biraraya gelip 25 Mayıs’ta ise Brüksel’deki NATO zirvesine gidecek. Peki bu görüşmelerin ne gibi sonuçlar doğurması mümkün? Türkiye neyi amaçlıyor? Daha da önemlisi, amaçladığı siyasete nasıl ulaşmayı planlıyor?
Türkiye’nin oldukça “karmaşık” sayılabilecek planı şu: Bölgede ne kadar önemli bir aktör olduğunu ABD ve Rusya nezdinde yeniden tescilleyip buradan koparacağı tavizlerle adım adım Rojava’yı boğmak. Görüldüğü üzere çok katmanlı, üzerinde uzun zamandır çalışılmış bir hayli kompleks bir plan. Ama elde pazarlık için pek bir şey yok. “Yaratmak” gerekiyor. Rusya-ABD arasında mekik diplomasisi yaparken Türkiye’nin elindeki “koz” Rusya’ya daha fazla yakınlaşıp ABD’yi NATO’dan uzaklaşmakla tehdit etmek, Rusya’yı da yeniden ABD’nin tam yörüngesine girmekle “korkutmak”. Peki bu mekikte ikna unsuru ne? AKP’liler şimdiden Putin ile yapılacak görüşmelerde S-400 füze savunma sistemi anlaşmasının imzalanacağını yaymakta olsalar da Kremlin Sözcüsü Peskov S-400 anlaşmasının boyutu sorulduğunda “görüşülebilir” demekle yetindi.
Erdoğan, Trump yönetimi karşısında bulunacağı talepler için İran’a karşı ABD’nin Ortadoğu’daki uç beyi olma vaadiyle birlikte Putin’den S-400 sözü alıp bu sözü kart olarak kullanmak isteyecek. O yüzden Erdoğan dün İstanbul’da gerçekleştirilen Atlantic Council zirvesinde “yayılmacı olan Pers mantığı” diyerek Türkiye’nin uç beyliğine gönüllü olduğunu yeniden duyurdu. Olmayan kozları yaratıp reel bir sonuç alınması durumunda Erdoğan’ı gerçekten tebrik etmek gerekecek. Diğer yandan, Türkiye’nin Trump ile görüşme öncesi Şengal ve Rojava'yı vurması, özünde Rakka operasyonunu sekteye uğratmayı ardından da ABD yönetimine Rakka operasyonunda yer alma teklifinin götürülmesini amaçlıyor.
Ama görünen o ki Erdoğan Trump ile görüşmeden önce Tabka DAİŞ’ten alınmış olacak ve SDF ile çıkılan Rakka yolunda yapılan planların işlediği tasdik edilmiş olacak. Çoğunluğu askerlerden oluşan Trump ekibinin Türkiye konusundaki görüşleri oldukça net. Erdoğan’ın Türkiye’sinin gün be gün İslamcılaşan, otoriterleşen, çalışılması zor bir ülke olduğunu düşünüyorlar. Haliyle şunu söylemek mümkün: Erdoğan’a 17 Mayıs şansını, iktidara geldiği günden bu yana kendi ekibini sürekli siyasi-askeri bürokrasiye yem eden ve medyatik çıkışlarına rağmen pek de güçlü bir başkan sayılamayacak Trump verdi. Görünen o ki, Rusya eksenine kaymaması adına Türkiye ile girişilecek herhangi bir pazarlıkta ABD, YPG değil PKK üzerinden bir sıkıştırma politikasına girişebilir.
Türkiye yıllardır kendi siyasi ve askeri kapasitesini olduğundan fazla görüp Ortadoğu’da aralıksız hatalar yapıyor. Şaibeli referandum sonucunun sihirli bir değnek gibi Türkiye’nin girdiği tüm açmazları çözüp çözemediğini Mayıs sonunda göreceğiz. Ama söz konusu, sürmekte olan uluslararasılaşmış bir iç savaş ve “diplomatik alan” ile askeri saha arasında dinamik bir ilişki var. Diplomasinin düğümleri çözen değil çatışmalara kısmen yön verme ihtimali olan bir yanı var Suriye özelinde. İdlib ve Rakka’nın Cihatçı gruplardan tamamen tasfiyesi planlarında SDF var olduğu sürece Türkiye’nin diplomasi ile gidişatı değiştirmesi zor. Lakin Trump başta olmak üzere Ortadoğu’daki belirsizlik odaklarının sayısını dahi bilmiyoruz. Ortadoğu’daki her aktör için reçete aynı: Hiçbir savaş hukukun ve şiddet sınırının kalmadığı Suriye ve Irak’ta en kötü senaryoya hazırlanıp en iyisi için çalışmak…