Dêrsim'de köylerinden zorla çıkartılan ve farklı bir köyde yaşamak zorunda bırakılan iki kumanın hayat mücadelesinin anlatıldığı Was adlı belgesel 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ilk kez izleyici karşısına çıkıyor.

Belgeseli en özgün kılan yönlerden bir tanesi; senaryosundan, çekim ve kurgusuna kadar tüm iş yükünü belgesel yönetmeni Caner Canerik'in tek başına yapmış olması. 2006 yılında amatör olarak kayıt ettiği orijinal görüntülerden yola çıkan Canerik,  dönemi en iyi anlattığını düşündüğü hikayeyi 6 yıl sonra yeniden kurmaca bir belgesel olarak  izleyicilerle buluşturmayı ve gelecek nesillere aktarmayı planlıyor.
Yönetmen Canerik'in 'Was'  hayat mücadelesinin olduğu kadar çaresiz bekleyişin, günlük yaşamın sıkıcı sıradanlığının belgesel filmidir'' diye bahsettiği belgesel filmin konusu şöyle: Fatma Bozkurt ve Beser Demirtaş eşi öldükten sonra, bir arada yaşamaya devam eden iki kumadır. Bir boğa karşılığında aileye kuma verilen Bozkurt sağır ve dilsiz, Demirtaş ise sağlık nedenleriyle rahat hareket etmekte zorlanmaktadır. 1990'lı yıllarda uygulanan köy yakma – boşaltma politikası sonucu köylerinden çıkartılmış ve başka bir köye yerleşmişlerdir. Sosyal yardımların dışında geçimlerini sağlamada en önemli gelirleri besledikleri inekleridir. Kiraladıkları eski ve küçük bir evi ahır olarak kullanırken, hayvanlarının kışlık yiyeceği olarak aldıkları otu koyacak yer bulamazlar. Oturdukları evin hemen önüne yığdıkları ot ise bir süre sonra köyde başı boş dolaşan komşu hayvanlarının ilgi odağı olur ve sürekli olarak hazır yığılmış otu yemeye gelirler. Kendi hayvanları için aldıkları kışlık otu korumak isteyen iki yaşlı kadın ise ot başında adeta nöbet tutmaya başlar ve bir süre sonra da ot yığılan meydan köydeki insanların da buluşma ve dertleşme noktası olur. Mekanda her gelen insan kendi hikayesini anlatırken, büyük kuma Beser Demirtaş, günlük yaşamın akışı içerisinde diğer kumasının trajik yaşam hikayesini anlatır. Bozkurt ise sürekli olarak sessizce beklemeye, sürekli olarak farklı işleri yaparken izleyicinin karşısına çıkmaya devam eder. 



Köy boşaltma sosyal yapıyı çökertiyor

Dêrsim'de zorla yapılan köy boşaltmaların ekonomik ve sosyal yapının çökmesine sebep olduğuna dikkat çeken Canerik, yeniden kurulmaya çalışılan yapıya dışsal müdahalelerin yoğun ve güçlü olduğunu, halkın kendi istediği yaşam modelinden çok başka kalıplar içerisinde var olmaya zorlandığının altını çiziyor.
Devletin köyü yakıldığı ya da boşaltıldığı için insanlara ödediği tazminatların sembolik bir anlam taşımaktan öteye gitmediğini, bu gün hala tam olarak kurulamamış düzenin insanların yaşadığı mağduriyetlerin ikinci on yılı doldurmasına rağmen sürdüğünü belirten Yönetmen Caner Canerik, " Dêrsim'de yaşam maalesef dışarıdan göründüğü gibi değil. Her geçen gün büyük ve olumsuz değişimlere doğru  savruluyor.
İnsanlar ayakta kalabilmek için inanılmayacak derecede zorlu mücadeleler veriyorlar. Bu mücadelelerinde en büyük desteklerden bir tanesini dışarıdan gelen destekler oluşturuyor. Bu, insanlari sonu gelmeyen bir bekleyişe sürüklerken, kendi ayakları üzerinde durmak isteyenler maalesef  çok hassas çizgiden öteye gidip gerçek anlamda bir rahatlık yaşayamıyorlar." Belgeseli çekme fikrine de bu zorlu yaşam koşullarını aktarma kaygısıyla karar verdiğini anlatan Canerik, ot gibi ucuz bir metanın bu gün Dêrsim'de çok hayati bir konuma gelmiş olmasının özünde büyük bir trajedi barındırdığını söylüyor. Toplumda üretim zincirinin büyük oranda kopartıldığını, nüfustaki düşüşün mal değişimi yada yardımlaşmanın önüne geçtiğini ve insanların tek başına yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakıldıklarına dikkat çeken Canerik, bütün bu bedeli ödeyenlerin ise topraklarını herhangi bir sebeple terk etmeyen insanlar olduğuna dikkat çekti. " Belgesele konu olan iki yaşlı kuma da Dêrsim'i terk etmeyip yaşam mücadelesini sürdüren insanlar. Hala geleneklerini, kültürünü yaşayan ve artık Dêrsim için 'müzelik' sayabileceğimiz karakterler. Kuma olmalarına rağmen eşleri öldükten sonra akrabalarının yanına gitmeyip, birlikte ayakta durabilmeyi başarmış insanlar. Fatma Bozkurt sağır ve dilsiz, Beser Demirtaş ise sağlık nedeniyle hareket etmekte zorlanmaktadır. Kent diliyle söyleyecek olursak, halkla ilişkileri yürüten Demirtaş, iş yükünü çeken ise Bozkurt'tur. Filmde zaten görülecektir, Bozkurt sağır ve dilsiz olduğu için ailesi tarafından bir boğaya karşılık olarak Demirtaş ailesinin yanına çalışması için verilmiştir. "
2006 yılında kitap yazmak için gittiği Dêrsim'de aile ile tanıştığını ve amatör kamerayla görüntülediği sırada hikayeyi fark ettiğini belirten Canerik, "Günümüz Dêrsim'i, savaşı, mağduriyeti anlatan en iyi hikayelerden bir tanesini ancak kuyruğundan yakalayabildim. Kitaba gömülmüş, çevremi çok inceleyemiyordum. Fark edip kayıt almaya başladığımda ise hikayeyi istediğim gibi kayıt edemedim. Sonraki yıllar boyunca da yeniden kayıt yapma teklifim Beser teyze tarafından türlü gerekçelerle red edildi. Bu sene ise kabul etti ve apar topar elimdeki kayıtlara dayanarak kaba bir çekim planı yaptım ve planladığım hikayeyi bırakarak çekmeye başladım. Ne zaman arızalanacağı bilinmeyen bir kamera, 8-10 adet kaset ile başladım. Gündüz çektiğim kasetleri akşam bilgisayara aktarıp ikinci gün yeniden çekmek zorunda kaldım. Ot taşınmasınmasından, çekim alanının yeniden düzenlenmesine kadar tüm işleri tek başına yapmak zorundaydım. Eleman çalıştıracak kadar ekonomik gücüm yoktu, yaptığım filmi ciddiye alıp destek veren kimse de olmadı maalesef. İlk aşamasından son aşamasına kadar tüm yükü ot gibi sırtlamak mecburiyetinde kaldım " dedi.

Mazeret dönemi kapandı

Yaptığı çalışmanın, günümüz gerçeğini yarınlara aktarabilmesinin en önemli hedefi olduğunu söyleyen yönetmen, İstanbul Uluslararası, Mardin ve Amed Film festivallerine kabulünü ise önüne ikincil hedef olarak koyduğunu belirtti. İlk aşamayı geçmiş olmasının ve 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne filmin kabul edilmesinin kendisinde büyük bir mutluluk yarattığını söyledi. Canerik, "Biz tüm sıkıntılarımıza rağmen yine de şanslı bir coğrafyada yaşıyoruz. Kürt bölgelerinin önemli bir bölümünde yaşam yeniden canlanmaya başladı ve insanlar hesap kitap yapmadan dayanışma içerisinde bulunabiliyorlar. Benim filmime ilk süreçlerde dışarıdan hiç destek gelmedi. Ama iki yaşlı kadın tüm işlerini bırakıp iki aya yakın bir süre benimle birlikte çalışmayı kabul ettiler. Bu kanımca en önemli destekti. Çünkü gönüllülük temelinde hareket ediliyordu. Tüm Kürt coğrafyasında buna benzer destekleri görüyoruz. Teknik ise oldukça ucuzladı ve bizim artık 10-15 yıl öncesi zamanlar gibi kötü işler çıkartıp ekonomik mazeretlere sığınma hakkımız yok. Yeni yetişen ve özgüvenleri, kültürel birikimleri, siyasal perspektifleri güçlü nesil zaten sinema alanında da kendini ağır ağır hissettirmeye başladı. Çok sınırlı imkanlarla çok iyi film yapan genç bir nesil geliyor. Kuşkusuz ki bu Kürt sineması için umut verici" dedi.
Kürt sinemacıların önemli bir bölümünün İstanbul'da yaşadığını ve burada hazırlanan senaryoların uygulama alanı olarak bölgenin tercih edilmesinin yada film dilinin Kürtçe olmasının o filmin Kürt filmi olacağı anlamına gelemeyeceğini iddia eden Canerik, "Türkçe yada farklı dillerle düşünülerek yazılmış ve Kürtçeye çevrilmiş olan senaryoların sırıttığını çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bu eksiklik kendini özellikle kısa film alanında sessiz filmlerin varlığıyla hissettiriyor. Kürt coğrafyasına dair çekilecek olan bir filmin sessiz olması büyük bir trajedidir. Bu kültürde ölümler,yaslar bile sessizce geçiştirilmiyor. Kürt kültüründe bunlara ilişkin birden çok geleneğin varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle bir film yapılırken, yerel kültürün ve dilin çok iyi bilinip işlenmesi gerekiyor. Belgeselci olarak bu bağlamda kurmaca film yapan arkadaşlara göre şanslıyız çünkü var olan gerçeği kayıt ediyoruz ve bu da kopukluğa sebep olmuyor " dedi.


SUNA ALAN/LONDRA