Şiir kavgadır. Kürtler de hep kavgadadır.  

Kürt’ün büyük kavgasında beyaz hüzün ile kara hüzün birlikte yaşar. Son sözü başta söylemek gerekirse; Kürt’ün şiiri acının ve direncin şiiridir. Şairlerin ürünleri de yaşamlarının kendisi olmuştur. Bu da iki hüznü birlikte şiire taşımıştır. Kürt’e kader gibi dayatılan, yaşamın posasıdır. Posadan nektar çıkmaz ama Kürt’ün direnişi bunu başardı. Bu gerçekliği Musa Anter’in ‘Qimil’ şiirinde, şairin öyküsünde görmek mümkün. Diyoruz  ve demek istiyoruz ki Kürt’ün iç ve dış dünyasını cehenneme çeviren siyasi, askeri entrikalara karşı şiirin direnci büyük olmuştur. Direnmek, Kürtlerde yaşamı savunma olmuştur, insan eliyle yazılmış kaderi reddetmektir. Başka seçeneğin bırakılmadığı bir dünyada şiir de, halk da isyan da birlikte hüzünleri yaşadı. Şimdi ise ‘qua vadimus’tayız. Dünden bügüne ister medrese ekolü (Kadiri/Nakşibendi Tarikatı) şiir olsun, ister Hawar ile başlayan klasik ve modern arasındaki köprü şiir olsun, ister Kürt halk hareketiyle başlayan dördüncü dönem şiiri olsun, hep başkaldırı sesi olmuştur. Kendisini, ülkesini, dilini, tarihini, kültürünü, alfabesini, kitabını, dağını, taşını yasaklayan yok sayan güç, en korkunç kasırgalarla Kürt’ün ruhuna saldırmıştır. Zaman yayılan bu korkunç kasırgalı saldırı, Kürt’ün ruhunda, bedeninde, beyninde büyük tahribatlar yarattı. Folklor, sözlü edebiyat bir dereceye kadar bu korkunç saldırılara kalkan oldu. Kürt’ün sanat ve kültür deryasının estetik yapısını kemiren İttihadi Türki’ye karşı Kürt’ün sesi, ‘bir gün mutlaka’ zafernameleri ile çıkmıştır. Sözlü edebiyatta bunun çokça örnekleri vardır ve tesadüfi değildir. Ahmedê Xanê’nin yüreğini dağlayan ‘olsaydı’ çağrısı, Cegerxwîn’in ‘kalkın’ haykırışı, Ahmet Arif’in yaşamın acı gerçeklerini, ‘kirvem’de bulması, ‘33 Kurşun’ ile dramatik yaşamda betimlemesi, Faik Bucak’ın ‘Ölüm yemini’nde direnişe geçmesi, Osman Sebri’nin ‘hiç inlemeyen kalbi’nde lirikleşmesi, Orhan Kotan’ın yeni dünya çağrısı, Derwêş Ferho’nun ‘yakarış’ında filiz vermesi, Fatma Savcı’nın umudun kıvılcımları ile dağlara çıkan ve gerillanın homerik şiirlerinde kendisini ifade eden, sonra umut olan bir destansız yolculuk görüyoruz. Zor bir yolculukta zor bir zanaat!... Bu kısacık ve eksik biyografiye, medreselerin yıldızlaşan klasik kuralları aşan söz ustalığının, romantik dekorla bütünleşen ve doğanın büyüleyici gücü ile beslenen, sembolleri tanrının da kıskanacağı kadar yüce bir tonda kullanmaları, elbette sonraki kuşaklara etki yapacaktı. Hem ahlaksal hem dinsel, hem inançsal amaç vardır. Klasik örneklerin en güzelini yaratan nesil, neo klasiklere öncülük yapmıştır. 


Kavga devam ediyor…

Önemli bir sorun: Kürt’ün kavgası korkunç devam ediyor. Bu kavga yeni evrelere devşiriliyor. Korkunç kasırgalar, bitmez tükenmez siyasi oyunlar, her gün yeni trajediler doğuruyor. Bu da yeni arayışları getirmekle birlikte engel olmayı da sürdürüyor. Yasaklar, göçler, ölümler, yıkımlar, zindanlar, şiirlere bile sığmayan trajediler...

Kürdistan’ın dört parçasında şiir başka evreler yaşasa da, başka modülasyonlar yaratmış olsa da, kendi özünden, kendi kozasından ayrılmamıştır, aynıdır. Kadere dönüştürülen biçem aynı, kanla şiir yazmak böyle bir şey olsa gerek. İlginçtir; Kürt’ün kanı yalnız serhildanlar, zindanlarda akmadı ve akmıyor, sürgünlerde de aktı ve akıyor. Çağına tanıklık etmek isteyenler hele!.. Bu dramatik yaşam, elbette şiiri de etkileyecejtir. Kürt şairleri militandır, olmak zorundadır. Zor zanaattir dedik, doğrudur. Bu zor zanaatta, şairler kendilerini, kendilerinde ülkesini, ülkesinde kendilerini, ikisinde de özgürlüğü aradılar. Kendisini kendisinden alan, kendisini kendisine yabancılaştıran tiranlara karşı direniş göstermekti esas, bunu da yaptılar, yapıyorlar. Satan olmayı asla kabul etmediler. Şiirleri de bu minval üzredir, acılar söze, hüzünleri dizelere yüklediler, şiirlerini (Neruda’nın örneğinde olduğu gibi) yüreğinden damlayan kanla beslediler. Ahmedê Xanê’den kalan miras, ‘eğer olsaydı’ isteği, tüm Kürt şairlerinin özlemi olmuştur. İkinci dönem şairlerinin, yani Hawar ile başlayan dönemin şiiri ise çağrıdır, gerçeğini haykırma ve ufuktaki özgürlüğe büyük yürüyüşe yönelmedir. 


Kürtçe şiirin dört dönemi

Dört dönem şiir: Birinci dönem pre-historiktir, liriktir, homeriktir: Gerilla şiirinde bunun izini görmek mümkün. İkinci dönem Medrese ya da Nakşibendi tarikatının etkisinde gelişen şiir, güçlüdür, geleceğe kaynak olabilir. Üçüncü dönem Hawar ile başlar. Çağrı, başkaldırıya çağrı ve ufukta arayış vardır. Medresenin güçlü izlerini görmek zordur. ‘İzm’ döneminde esinlenmiştir, klasik ve yeni arasında köprü olmuştur. Dördüncü dönem şiir halk hareketi ile başlar, direnişçidir, üçüncü dönem şiirinin izlerini taşıyor. Dördüncü dönemi zorlayan akım ise sembolleşen şiirdir, etkisi vardır, düzyazıya meylediyor. 

Dört dönem şiirinde de iki pencere vardır, birincisi özgür dünyaya açıktır, ikincisi gökyüzüne. Gökyüzü ve toprak pre-historiktir. Toplamı, şiir, müzik, melodi ve aşk!.. Aşkta tanrısal gücü bulma arayışı, sınırsız zaman yolculuğu vardır. Ve ikinci pencere, ışığı görmek, ufuklarda belirecek o ışığın Kürt’e ait olma beklentisi. İkisi de kavgadır, çünkü tüm arayışlar bir nevi kavgadır. Kürt’ün arayış kavgası güzeldir; cehenneme çevrilmiş dünyayı şiir kadar estetize edecek, melodisiyle ritmik kılacak kadar soyludur. Yüreği korlaşan şairler, hozanlar (Mihemed Şêxo’nun gülde aradığı özgür ülkesi gibi) yeniden yeniden sürgün kuyularında buldular kendilerini, zindanlarda Yusuf oldular. Kavga ise bütün şiddetiyle devam ediyor, soykırımlaşan saldırılarda, halk temsilcileri Enver Said’leşiyor, Enver Saidleşmek zorundadır.  Şairlerimiz, ozanlarımız da ayrı minval olmak üzere, yüksek sesle konuşmalılar. 

Dördüncü dönem şiiri, zafername taq’larının suretini çiziyor olsa da yeterli değil. Destansı kavgaların tarihin sınırlarını zorladığı bir dönemde, şiirin de epopeleşmesi gerek. Olmaya çalışıyor, kısmi oluyor da olamıyor da. Rojava’da bir devrim var, halkın enerjisi, gücüyle beslenen bir devrim. En olmadık, siyasi ve stratejik oyunların sergilendiği sahadır, halk siyah ve beyaz hüznü birlikte yaşıyor. İsa’nın ağır çarmıhından, dikenli tacından çok daha kanlı bir trajedya var. Ehmed Huseynî ekolü mü diyelim, sembolden biraz uzaklaşmalı. Hakkını vermek gerek; Azar Şiwêş’te de, Şêrko Bêkes gibi T.S Eliot’un izlerini görmek mümkün. Neruda’yı anmak gerek; çünkü Picasso gibi halkı, coğrafyası, direniş ve gerilla olmuştur. 

Şair, şiirinde ukalalığı ve bencilliği aşmak zorundadır. 

Kürt şiirine lirik şiir de demek yanlış olmaz. Geçmişe atıfta bulunarak ağıtlaşan, destansı çağrılarda büyüleyici bir hal alan şiir, halkın dediği ‘şiir fiinta’ geleceğe akan tarihin, parçalar arası macerada köprü olmak ister. Geçmiş, kimi zaman aynadır, kimi zaman tez ile antitez arasında ilişkidir. Ve Rênas Jiyan’ın ufukta görünen, umuda koşan, lirikleşen ve dirilen, direnen sesi ‘... mezarlara sığmam’ diyor. Arjen Arî de ‘Umudum, karın altındaki çiçek’ diyor... Direnişteki umudun ve geleceğin sesi!..

Tez olarak ele alırsak; Kürt’ün kavgası, tarihin sınırlarını aşacak kadar büyüktür. Tanrının ruhsatını kılıcında görenlere karşı, Kürt’ü tarihin dışına atmak isteyen tiranlara karşı şiirleşen bir halk oldu. Kürt şairi, Ortadoğu’nun bütün dillerini, kültürlerini tadarak şiir yazıyor. Yazarken kendisini resimliyor, hiç bir halkı dışlamadan. Ezberliyor, ezberletiyor!.. Elbette, Ahura topraklarını parçalamakla kalınmadı, sahipsiz bıraktılar, yetimlikten öte yetim bıraktılar, kendisinden koparılmak istendi. Dört parça Kürdistan’da yasak bir dünya, yasak bir yaşam, yasak bir coğrafya, yasak bir varlık, bir alfabe, bir halk... Kaç yüzyıldır Kürt’ün yazılı dünyası, alfabesi yasaktır? Ciltleri dolduracak kadar çok olan cevap, uygar dünyanın utancı olmalı. Beşiklerini sallayan anneler, lori ve ninnilerinde ufuklarda belirmesini umdukları umudu dillendirdiler. Saldırılar öyle ağır ve yoğundu ki, talan, yıkım, ortadan kaldırmak, bellekleri silmek şiirlere sığmadı. Ancak ne yaptılarsa Kürt’ün rüyasını öldüremediler. Bu rüya, folklor’da müzikte, düşüncede yaşadı; hikaye oldu, masal oldu, darb-ı mesel oldu, kanlandı, tarihin hiç durmayan nehrinde yürüdü. Şiir gibi, roman gibi, öykü gibi, masal gibi aktı. İzbe labirentlerde çürümeye bırakılan gerçekler, fonetik işaretlerle yaşatıldı. Bu işaretler ruhun, duygunun, yaşamın somut varlığını besledi, şiirsel bir dille kendisini dışa vurdu. Belki isyandı, belki arayış. Asla insani değerlerden kopmadı. Kürt’ün folkloru onun için şiirseldir, estetize edilmiş, hem figürü, ritmi bir çağrıdır, bir mesajdır. Şiirden kopuk olmayan, dünyanın ender folklorlarındandır. Müziği de ‘arya’saldır, coşkuyu da, hayıflanmayı da çatışmada söyler. Bir nevi ‘hawar’dır, düşünsel ögeleri de coşkusal düşünceleri de iç içe söyler. Folklorda da, müzikte de şiirsel düşünce vardır. Bu düşünce toplumsal psikolojiden, ideolojik yapıdan kopuk değildir. Kürt’ün bu alicenaplığını, Hıristiyan dünyasının en büyük şairi kabul edilen, affetme duygusundan yoksun Dante bile, Kürt’ü cehenneme değil, arafa koyar. Sınırları tarihe sığmayacak kadar büyük kavgalar veren Kürt’ün şiiri kemale erdi, yolu asildir, yine dirildi, yine yolu kesildi, yine dirildi. Kürt’ün bedeniyle, şiiri de beton mezarlara kapatıldı, yine dirildi. Kürt şiiri dirilmek, direnmektir. 

Bugün Kürt’ün özgürlük direnişi, şiirin önünde dörtnala koşuyor, şiirin bu kavgada finale ulaşması elbette zaman alacak. Ama her zamandan çok bugünler umutla doludur. Kürt şiiri bunu söylüyor.