Bilinen ilk mahkeme kararı tarih olarak M.Ö 1850 yıllarında Sümer ülkesinde bir cinayet ile ortaya çıkmıştır; cinayet, bir berber, bir bahçıvan ve bir de mesleği bilinmeyen biri tarafından işlenmiştir. Tapınak görevlisi olan Lu-İnannayı öldürürler; bilinmeyen bir sebeple öldürülen kişinin eşi Nin-Dadaya kocasını öldürdüklerini söylerler; fakat kadın bu sırrı saklar ve yetkililere haber vermez. Cinayet kral Ur-Ninurta’ya bildirilir ve o da davayı Nippur’daki mahkeme işlevi gören yurttaşlar meclisinin önüne çıkarılır; bu mecliste bulunanların dokuzu yalnız üç katilin değil, karısının da cezalandırılmasını isterler. Kadının sessiz kalmasını, onun da suç ortağı olduğunu düşünürler, bunun üzerine meclisin iki üyesi kadının savunmasını üstlenirler. Kadının cinayette yer almadığını ve bu sebeple ceza almaması gerektiğini savunurlar, mahkeme üyeleri de savunmanın bu görüşüne katılır. Kocası sağlığında kadının gereksinimlerini karşılar, görünmediğinden kadının suskun kalmakta haklı olduğu bildirilir, gerçek katillerin cezasının infazına ifadesiyle kararı sonuca bağlanır. Buna göre Nippur Meclisi yalnız üç kişiyi ölüm cezasına çarptırır ve böylece tarihe geçen ilk mahkeme kararı alınmış olur.

Küçük tarihi hatırlamadan sonra M.S 2000 yıllarında ülkemize gelelim, bakalım, adaletimiz, kararlarımız nasıldır. O günden bugüne kadar ne kadar ilerleyebilmişiz; 16 yaşındaki lise 11 sınıf öğrencisi M.E.A basın açıklamasında halkçı liseliler olarak şunu söylüyoruz: Erdoğan’ı bu ülkenin cumhurbaşkanı olarak değil de kaçak sarayın hırsız sahibi olarak görüyoruz, mahkemede amacın hakaret olmadığını söylese de mahkeme tutuklanmasına karar veriyor. 1977 yılında Antep’te üç arkadaş baklava çaldıkları için 18 yaşından büyüğüne 9 yıl, küçüğüneyse 6 yıl hapis cezası, bir marketten iki poğaça bir meyve suyu çalan genç için istenilen ceza 12,5 yıl. Teşvik denilecek türden ceza, Ankara’da bir kadın iki kişi tarafından kaçırılarak tecavüze uğrar, kadın bir şekilde kaçıp polise sığınır, darp raporu var; sanıklardan birine ait sperm de bulunuyor ama tecavüzcüler adli tıptan rapor geç gelecek gerekçesiyle mağdur olmasın diye serbest bırakılıyor.

Tür ayırımcılığına örnek ise İzmir’de kedinin kafasını ezerek öldürene ödül gibi 687 tl’lik para cezası. Kedi hayvan o ise sözde eşrefi mahlûk, suç işle ceza alma üstünlüğüne doğuştan sahipler. Bu mahlûklar öyle zekiler ki doğuştan her şeyi bilirler. Sosyalizmden nefret ederler, öyle ki bilseler birisi bu görüşe meyleder; alır sorgusuz sualsiz içeri atarlar, sadece sosyalist olduğu için 32,5 yılla Türkiye’nin en uzun cezası çektirilen Tahir Canan gibileri saymakla bitmez. Hangi birini saysam bilemedim, polis kurşunuyla vurulan Ethem Sarısülük mü Uğur Kaymaz mı, kayıtlara bile geçmeyen jandarma köpeği tarafından diri diri parçalanan kız çocuğu Hazal Beruyu mu on binlerce faili meçhul diye kayıtlara geçen failleri bellileri mi?

Bir de kendinden adaletlileri var; “Alo Babacım”lar, henüz vizyona girmemişti; ama artçıları başlamıştı. O artçılardan biri 1998’de Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan Şişli’de yaya geçidinde karşıya geçmeye çalışan TRT İstanbul Radyosu sanatçısı Sevim Tanüreke çarpmış ve akabinde büyük şehir itfaiyesi fren izlerini suyla yıkayıp delileri karartmış. İlgiliye de Ehliyeti dahi sorulmamış ne de olsa babadan ehliyetli bu gibi, sayısız mukayeseli taraf ve taraf olmayan örnekler görebiliriz; ama asla bağımsız objektif, “Oh be buymuş adalet!” denilebilecek örneğe rastlamazsınız.

Bir de ahlak adı altında sosyal baskılar ve cezalar var; bunlardan kimisi komşunuzun size göz gezdirmesi yüz buruşturması, kimisi rejimin gece röntgenci militan bekçileri FBI gibiler, hep röntgendeler; ülkede gündüz ayrı çeşit baskı, gece ayrı çeşit baskı, hele bir de kadınsan iki üç kere baskı. Bugün ne giysem acaba, etek giysem mi, boyu uygun mu, otobüste ne olacak, kim sürtecek, kim bakacak, kim azarlayacak, kim çemkirecek, kim gözaltında bakacak, kim etek altı fotomu çekecek derken yazı yazma esnasında yeni bir haber aldım: Kocaelinde kütüphaneye giden genç kıza güvenlik görevlisi tarafından “Hatların çok belli oluyor şortla gelme, müdür bey rahatsız oluyor.” Şimdi sinirler bu kadar baskıya isyan etmesin de ne etsin? Sinirler çıldıracak gibi! Otobüsü bırak ya komşularım onu da bırak, ya evdeki erkekler, baban, abin, kardeşin kocan, uzar da uzar…

“Erkek egemen sahipler listesi” her biri birer pres makinesi gibi ruhunu sıkıştırıyor, silindir makinesi gibi ezip geçiyor içinde, bir ses, “Boş ver güzel insan, canını sıkma, salla bir “tweet”, çek bir Instagram, unut her şeyi, yok, yok, dur, iyi düşün, o da bildiğin gibi değil, orayı da rejimin medya polisi 24 saat izliyor, rejimle ilgili tek harf, ima bile seni alıp götürmeye yılarca yatırmaya yetiyor, ne yapayım boş ver hepsini, ne dert edeceksin, git sevgiline ver elini, alın gidin sahile, açık havada bir bira için, deniz havası iyi gelir, derin bir nefes alın. Ne dedin sen, 2005’te çıkarttıkları suçlar ve Kabahatler Kanunundan haberin yok, artık ne el ele ne de sarılabilirsin hele bira vb. içkileri hiç içemezsin. Artık yeni Türkiye’de bunlar yasak, anında zabıta gelir basar para cezasını, “Cezayı aldım, biramı içerim sevgilime sarılırım,” diyemezsin; ceza makbuzunu eline verir, gidene kadar da başında durur. “Bunlar ne ya, hiç rahat edecek, oh diyecek, huzur bulacak bir yer yok mu?” diye çıldırasın gelir, çok üzgünüm ki yok, burası artık yepyeni yeni Türkiye; ya alışacaksın ya terk edeceksin, başka deyimle “ya sev ya terk et,” ırkçı söyleminin yasalarla vücut bulmuş hali.

Unutmadan yazarlar, sanatçılar, düşünürler, çizerler, gazeteciler, siyasetçiler vardır ki bunların hali daha da bir başka, asli görevlerinin hiçbiri yaptırılmaz, rejimin beli ölçü ve standartlarına göre işlerini yapamadıklarından dolayı anında içerde bulurlar kendilerini diyeceksiniz ki neden, sebep ne, rejim bunlardan neden korksun ki? Çakı bile taşımıyorlar, vurmuyorlar, kırmıyorlar, delmiyorlar, ateşli, ateşsiz silah bulundurmuyorlar. Tek sermayeleri akılları, fikirleri, söz ve söylemleridir. Bunlardan da korkulur mu, bal gibi akıldan, akıllı insandan korkuyorlar.

İnsanlığın kara tarihindeki 1542’de Katolik Kilisesinin çıkarttığı yasalarla Galileo Galilei’nin aklından korktukları gibi korkuyorlar. Onların aklı aydınlık fikirleri, karanlık rejimin mutlak aydınlığı olacağı için korkuyorlar. İçim içim, tir tir titriyorlar. Gün dönecek, zorbalıklarının hesabını vermek zorunda kalacakları için korkuyorlar. Hem de çok, o yüzden hoşgörüsüzler, o yüzden zorbalar, acımasızlar, acımasızlık demişken FBI’ın Amerikan hapishanelerinde seri katillerin acımasızlıklarının üzerine yürüttüğü bir projede 10-20-30 ve üstü insanı gözlerini kırpmadan öldüren seri katileri tüm boyutlarıyla incelemişler; özelikle beyinlerini daha ayrıntılı incelemişler, çıkan sonuç da acımasız seri katilerin epimidal denilen bölgedeki empati bölgesi normal insana göre yüzde 15-30 arasında daha az geliştiği gözlemlenmiş. Kim bilir bize normal gelip seçtiklerimizin, bu bölgeleri nasıldır biz seçtiklerimizden sadece sabıka kaydı isteriz, aydınlık gelecekte belki sabıka kaydının yanı sıra empati bölgesi belgesi de isteyeceğiz, bence fena fikir değil, çok da güzel olur, çıkartılan yasalar daha evrensel en azından verilen kararlar daha adil ve sağlıklı olur.

Yukarda verilen örnekler yapılan tespitlerde de görüleceği gibi hallerimiz tüm çıplaklığıyla ortada ülke dünyanın en büyük düşünce ifade ve adaletsizlik hapishanelerine dönüşmüş durumda, bunun sürdürülebilirliği imkânsız, bu gidişatı aklı olan kimse kabul edemez ve kaldıramaz. Bu gidişatı aklın ve adaletin ışığında dur demenin zamanı çoktan geldi ve geçti bile. Bundan sonra duygu düşünce ve ifadesinden dolayı ifade vermesi ve tutuklanması istenilen her kim olursa olsun, ayırımsız hangi görüşte olurlarsa olsunlar, bu tür suçlamalarla ilgili ifade vermeyi ret etmeleri en etkin insani evrensel bir karşı duruştur. Bu asil ve saygın duruşa hiçbir zorba zor eyleyemez, gerisini varsın zorba düşünsün. Böylece demokratik bir ülkenin düşünce ve ifade gibi en önemli temel taşı döşenmiş olur. Geri oluşacak demokratik ülke inşası ise bu temel, sağlam taşlar üzerinde yükselecek ve zorbalar yeni demokratik ülkenin kırmızı çizgisi olacaktır; adalet varsa ifade vardır, adalet yoksa ifade de yoktur. Bizleri zorbalardan kurtaracak tek insani yol tam adaletin ülkemize ve dünyamıza egemen olması; bunun özlemiyle…