
Reqa’dan gelen bir göç kafilesi içinde gördüm Verda’yı. Bir soluklanma anında dokunmaya çalıştım yarasına. Biliyordum acıyacaktı canı. Acıyacaktı canım ama, kadınlarda huydur acıyı birbirine geçirmek. Belki de bir paylaşım biçimidir bu… Ben dokundum, o kanadı ve kanattı…
Sonbaharın sarımtırak, kızıl ve turunç renklerinin birbirine karıştığı serin bir sabah vakti tanıdım Verda’yı. Verda, Arapça Gül demekti. Gözlerini bir yerlerde unutmuş gibi bakan kadının ismiydi Gül. Solmuş olduğunu haykırır gibiydi yüzündeki çizgiler. Söylemese de daha ilk bakışta yarası olduğunu fark ederdi insan.
Kadınlar, tanrıları bile hayrete düşürecek raddede sır saklarlar. Kadınlar, öfkelerinin yüzünü peçe ile örtmeyi en iyi bilen varlıklar. Kadınlar, hep biriktirir, acıyı, sevgiyi, aşkı, öfkeyi biriktirir ve unutmazlar. Kadınlar günü geldiğinde en aşılmaz dağı aşan hırsın sahibidirler. Kadınların, hiçbir esarete eyvallahı yoktur, günü geldiğinde özgürlükleri için vazgeçmeyecekleri hiçbir şeyleri yoktur.
Verda da öyle bir kadındı. Reqa’dan gelen bir göç kafilesi içinde gördüm Verda’yı. Bir soluklanma anında dokunmaya çalıştım yarasına. Biliyordum acıyacaktı canı. Acıyacaktı canım ama kadınlarda huydur acıyı birbirine geçirmek. Belki de bir paylaşım biçimidir bu… Ben dokundum, o kanadı ve kanattı… Kadınlar tuhaf varlıklardır, yaralarının kabuğunu her gün, her gün kaldırıp kanatırlar ki unutulmasın acının sebebi… Kadınların yarası dünyanın yanağındaki gamze gibidir, gülüşe asude bir sebat verir. Ben sordum o anlattı. Acılar geçirgendi… Gül’ün yarası da, isyan sebebi de başka bir kadının ona geçirdiği acıydı…
Biz Esma ile bir mahallede büyüdük. O çok güzeldi, kocaman gözleri vardı. Reqa’da suyun kenarındaydı mahallemiz, suda taş sektirmeyi ilk ondan öğrendim. Taş gibi ağır bir şeyin suda dans edercesine zıplamasını sağlamak, şu dünyada en keyif aldığım şeydi. Her defasında sevinç çığlıkları atar, mahallede huzur bırakmazdım. Yaşlılar benim sesimden nefret ederdi. En çok da Ebu Raşit her çığlık atışımda bastonunu bana doğru sallardı. Güzeldi çocukluğumuz, belki şimdi değil ama biz çocukken çok güzeldi. Esma ile ölen kuşlara mezar yapar, mezar başında ağlardık. Komiktik, sanki ağlamak için kendimize gerekçeler arardık. İkimiz de çok duygusaldık, dilencilere her gün ekmek götürürdük...
Sonra büyüdük, Esma bütün çılgınlıklarımızı unuturcasına sakinleşti, olgunlaştı ama ben çok değişmedim. Asiliklerimizi sünnet eden büyüklere inat hep küçük kaldım… Esma büyüdü, kadın oldu ben biraz çocuk kaldım. “Başına bir bela getireceksin” derdi bana Esma. Ama bence onun başı beladaydı, güzelliği başına belaydı. Esma için en büyük korkum, bir gün zengin ve yaşlı bir adam ile evlendirilmesiydi. Esma kimseye söyleyemezdi ama aslında bizim çocukluk arkadaşımız olan kara kuru Zeyad’ı seviyordu. Zeyad çok terbiyeli bir gençti. Hep okur, etrafına fazla bakmazdı. Fakat o da Esma’ya farklı bakıyordu. Yani biz çocukken baktığı gibi değil, başka bakıyordu işte. İkisi de benden saklamazdı duygularını.
Çünkü hiç zarar vermedim onlara. Sonra 2011 yılında Suriye’de savaş başladı ve hayatımız değişti. Hiçbir şey eskisi gibi kalmadı, komşularımız gitti, Ebu Raşit ve çocukları da gittiler ama benim ailem, Esma ve Zeyad’ın ailesi gitmedi. ‘Keşke gitsek ve bu cehennemden kurtulsak’ dediğimde Esma bana kızardı. “Burası bizim vatanımız, buraya cehennem deme, bu günler de geçer” derdi. Onun iyimserliği beni çileden çıkarırdı. Aradan iki yıl geçti, savaş hala bitmedi, üstelik daha beter oldu. Muhalifler, rejim ve savaşma amaçlarını bir türlü anlamadığım bir sürü insan savaşıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi 14 Ocak 2014’te giysileri kapkara, sakallı adamlar gelip şehrin yönetimine el koydu. Bu karanlık gölge gibi ve insana pek benzemeyenler, kendilerine ‘Dewle İslamiye’ derdi. Artık çocukluğumuzun şehrinde onların kuralları geçerliydi. Nefes almamıza bile korku karıştı. Dewle İslamiye, kurallarına uymayanları herkesin gözü önünde öldürüyordu.
Genç kızlar ve kadınlar, bir erkek akrabaları, babaları, ağabeyleri veya eşleri yanlarında olmadan evlerinden çıkamazlardı. Kadınlar, başlarından ayak bileklerine kadar vücudunu örtmek zorundaydı. Kara çarşaf, artık tek ve değişmez elbisemiz oldu. Kadınları denetleyen El Hansa Tugayına bağlı kadın asayiş birimi vardı. Bu birimdeki kadınlar elbiselerimizin uygunluğuna karar veriyorlardı. Bu kadınlar. DAİŞ içinde savaşan adamların eşleriydi. Erkekleri ise güvenlik birimi El Hisba denetlerdi. Sigara içmek yasaktı, kim sigara içerse kırbaçlanır veya sigara tutan parmakları kesilirdi. Namaz saatinde herkes camide olacaktı, telefonunda kadın resimleri olan erkeklere meydanda 30 kırbaç vurulurdu. Biz böyle şeyler duyduğumuzda kıs kıs güler, sonra güldüğümüze pişman olurduk. Hayatlarımız her an bir şeriat mahkemesinin vereceği karar ile ya da kızgın bir El Hansa asayiş görevlisinin vereceği karara bağlıydı. Bazen evde Esma ile yan yana geldiğimizde, ben o teftişçi kadınların taklidini yapardım, Esma panik ile etrafına bakar, “hııışş” derdi. Dewle İslamiye Kürtlere güvenmediği için çoğunu göçertiyor veya öldürüyordu ama Arapların çıkmasına izin vermiyordu. Keşke biz de Kürt olsaydık derdim hep, Reqa’dan giden herkes çok şanslıydı bence.
Bir yıl içerisinde çok değişmiştim. Asiliklerim bir bir terk etti beni. Artık kimse ile alay etmiyor, kimselere güvenmiyor hatta kimseye acımıyordum bile. Ölüm o kadar alışıldık bir şey olmuştu ki, bazen birkaç mermi sesi ve ardından gelen ‘Allahu ekber’ sesi canları bedenlerden çektiklerinin işareti gibiydi. Onlar yüzünden Allah’a olan sempatimi de kaybetmiştim. Bu nasıl Allah’tır ki verdiği canı başka bir insan eliyle alınmasına göz yumuyordu. Eğer Allah kötü olanı durdurmuyorsa demek ki Allah da kötü olmuş ya da ölüm fermanı veren insanlar kendilerini Allah ilan etmişti. Haklı olduğumu biliyordum ama bu düşüncelerimi sesli söyleyemiyordum. Ama annem böyle düşündüğümü biliyor ve bu düşüncelerimi dillendirmemem için bana yalvarır gibi bakıyordu.
Daha önce marangoz olan ama sonradan işsiz kalan bir komşumuzun meydanda kafasını kestikleri gün Esma ile Zeyad’ın düğününü yaptık. Güzellik salonları yasaklanmıştı, bu yüzden Esma’yı ben süsledim. Esma’nın saçlarını tararken o marangoz adam aklımdan hiç çıkmadı, “acaba ne suç işledi” diye içimden geçirip öldürülmesine meşru bir sebep bile aradım. Sonra kendime ve o geri zekalı çalkantılı fikirlerime kızdım. Kendimi unutmuş ve hırsla Esma’nın saçlarını tarak ucuna takıp çekiştirirken, Esma acı ile “uyyşş!” deyip elimden tarağı aldı. Çok hırçın olmuştum ama hep içime atıyordum. Esma, “sen gelin olduğunda ben de saçlarını böyle yolacağım” deyip gülüyordu. Ben içimden “ben gelin olmayacağım” diyordum. Gerçekten hiçbir şeyin tadı kalmamıştı, hiçbir şeyin garantisi yoktu. Böylesi bir yerde gelin olmak, dünyaya çocuklar getirmek hiç akıllıca gelmiyordu bana. Ama Esma’ya bunları söylemedim. Çünkü Zeyad’ı çok seviyordu, karamsar fikirlerimi kendime saklayıp mutluluğunu berbat etmek istemedim. Esma’nın gelinliğini giymesine yardım ettim. Çok güzel olmuştu. Peri kızlarını kıskandıracak iri kara gözleri parlıyordu. Esma başının üstüne beyaz bir kumaş örterek artık çıkabileceğimizi söyledi. Ben de iğrendiğim kara çarşafı üstüme geçirdim ve aşağı indik. Esma ve Zeyad’ın nikahları kıyılmıştı ve artık gelin damat evine gitmeliydi. Esma elimi sıkıca tutup, “sen benim olduğum arabaya bin” dedi. Başım ile onayladım. Ben, Zeyad, Esma ve Zeyad’ın kız kardeşi aynı arabaya bindik. İki sokak ilerde arabamızı durdurdular. Ellerinde silahlar, bir yığın sakalın içinde kayıp olmuş yüzleri zebanileri andırıyordu. Şoföre bir şeyler söyleyip bize doğru döndüler, biz başımızı eğmiş bekliyorduk. Kapımızı açtılar, “melun küffar” diyen bir sesin ardından Esma’nın kollarından tutup arabadan çekiştirerek çıkardılar. Ne olduğunu anlayamadım ve Zeyad’ın bir şeyler yapmasını bekledim ama yapmadı. Ben de yapmadım, elim kolum ve dilim tutuldu. Esma’nın omuzları açılmış diyeydi bütün bu kıyamet. Tüllerde her yeri görünüyormuş, bu İslami şeriat ile yönetilen şehre küfür demekmiş…
Esma küçülmüş, bir avuç kalmıştı karşımda. Kaldırım kenarında beyazlar içinde öylece yığılmış, tir tir titriyordu. Birazdan duvarlar arasından iki kişi daha geldi, Esma’yı arabadan çekip çıkaran iri kıyım adam ikisine hararetli bir şeyler anlattı ve adamlardan biri Esma’nın baş ucuna gelip tabancayı başına dayadı, gözlerimi kapattım ve taak diye bir ses ile bir kabusun içine düştüm sanki… Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Ömrüm oracıkta kör bir bıçak ile kesildi. Çocukluk arkadaşım için, hiçbir şey yapmadığım için orada ben de öldüm. Zeyad da öldü. Herkes öldü. Önce kendimden, sonra oradaki herkesten nefret ettim. Zeyad’ın hıçkırıklarını duymak istemiyordum, her şey çok çaresiz ve zavallı oluyordu onun hıçkırıklarıyla… Başımı hafifçe kaldırdım, silahlarını havaya kaldırıp ‘Allahu ekber’ nidaları ile kendinden geçen adamların öldürmekle orgazm olduklarını gördüm. Gelinliğin akan kanı emdiğini gördüm. Hala can çekişen Esma’nın hııııh diye bir ses çıkardığını duydum.

Orada çocukluğum öldü. Duyma, görme ve bilme adına ne varsa öldü orada. Gözlerimizde sakladığımız Allah bile öldü. Ve artık hiçbir Allah beni inandıramaz kendine.
“Çok ağladın yeter” dedim. “İnsan ağlamasını engelleyemez ki” dedi ve ayrıldık. Verda gitti ve içimde besleyip büyüttüğüm kadınlığım arkasından bakakaldı. Anladım ki ne kadar kudretli olursan ol bir kadının acısı karşısında hep çocuk kalıyorsun, çocuk kalıyor insan…