“İntişar!” haykırışıyla hepimiz yerlerimizden usulca kalkıp kapıya doğru ilerledik. İntişar habercimiz bizi hemen kapıda görmeyince, “Heval biraz acele edin, kimse noktada kalmasın!” diye de ekledi.

Eee ne yaparsın, bu da dağdan bir görünüm. Oysa daha demin barıştan dem vuran siyasetçiler dinledik tartışma programlarında. Şimdi ise gelen uçakların intişar dalgasındayız. Barış insanın olduğu yere göre değişmeseydi keşke. Barış bütün mekanları aşan bir nitelik taşısa.
İnsanın durduğu yer çok önemli. Biz gerillalar bu konuda epey şanslıyız; olaya sadece bir pencereden bakamıyoruz. Koşullar bizi daha olgun ve gerçekçi bir pencereden bakmaya zorluyor.
Uçaklara karşı tedbir almak için dik bir yamaçta ilerlerken bir arkadaş, “Tev lê lê barış!” diyor; herkes gülüşüyor.
Başlıyoruz atışmalara:
“Heval bunlar kafayı yemiş; bu öğlenin ortasında hayırdır?”
“Aman çelişkiye bak. Sanki her şey tamamlandı da arkadaşımız zamanlamaya takılmış.”
“Zaman önemli tabii. Bu zaman ve mekanda yaşananları şimdi kaç kişi biliyor sence? Mesela bu uçakların hırıltısını duyan kaç kişinin barışa inancı kalırdı?”
“Hiç merak etme, bu kez kolay çark edemezler.”
“Valla ne diyeyim, Önderlik hepsini insanlık yoluna koydu. Bir tek buna güveniyorum. Artık çark etseler, tarihin laneti üzerlerine kan kusar.”
Koyu bir sohbete dalmış giderken bir arkadaşın sesi böldü havayı:
“Heval birbirinizden ayrılın, biraz dağınık durun!”
Ne diyelim? Hep bir ağızdan “Tamam” dedik. Çil yavruları gibi dağıldık. Herkes bir yer bulup durdu. Bazı arkadaşlar defterlerini çıkarıp bir şeyler karalamaya koyuldu. Bazılarımız da baharın tadını çıkarabilecek bir manzara karşısına geçip, alemi seyre daldı.
Düşündüm de, barışı en çok savaşan insan ciddiye alabilir. Savaşın nasıl çirkin bir diyalektiği olduğunu bilmeyen, barış konusunda fikir beyan edemez. Savaştan yara almayan, iyileşmenin gerekliliğinin bilincine varamaz. Savaşın neleri alıp götürdüğünü bilmeyenler, barışın kutsallığından ve onurundan söz edemezler. Sonra analarımız geldi aklıma. Biz idealist genç devrimcilerin ve anaların duyguları çok benziyormuş birbirine. Dalıp gitmişim, hayal kurmanın erken, hayalsiz kalmanın ise yanlış olduğu bir zaman aralığında. Anladım ki bizim hayallerimiz bile artık bireysel çerçeveleri aşmış; kendimiz için istediğimiz bir şey yok. Barış deyince ya analar geliyor aklımıza ya da savaşta yitirdiğimiz özge canlar. Umut her şeyden değerli oluyor böylesi zamanlarda.
Az ötede kabuğunu çatlatmış, burnunun ucu da hafif filizlenmiş bir palamut buldum. Uzanıp ellerime aldım. Sıcacıktı, sanki güneşin ışınlarını emmiş gibiydi. Elime aldığım bir çubukla toprağı eşeleyip sıcak palamutu serin toprağın içine bıraktım. Toprak çok güzel ve tanıdık kokuyordu. Sonrası geldi; “Bu Eylem için, bu Mazlum için, bu Serdar için, bu Roza için” diye mırıldanıp durdum. Hiçbir zamanın unutturamadığı ve savaşın aldığı canları toprağa gömer gibi palamutları gömdüm. İçimde kendinden emin bir ses, ektiğim palamutların yeşereceğini söylüyor.
Çok tuhaf bir duygu; “barış” sözcüğü bile acılarımızı hatırlatıyor. Bir de gerçekten barış olsa, buralarda yalnız kalmışlık duygusu peşimizi bırakacak mı? Her şey onları hatırlatıp duracak... Dayanılması, anlamlandırması güç konular düşündükçe, daldan dala konan bir kuş gibi oluyor duygular. Gerçekten ciddi bir hazırlık ve güçlü psikolojiler gerekiyor bu süreci karşılamak için. Olgun ve ciddi performansların yanında bir de acıları ilaç yapıp savaşın açtığı yaralara basmak lazım. Her açıdan zor ama hayali bile dünyaya bedel. Her şeye rağmen güzel.
“Heval! Uçaklar gitti, toplanın gidiyoruz!” diyen sese doğru ilerlerken baktım ki, herkes yere çömelmiş toprağı eşeliyor. Meğer bütün arkadaşlar birbirinden habersiz palamut ekmiş! Çok güzel bir duygu sardı içimi. Kesin benim düşündüğümü onlar da düşündü. Onlar da duygulanıp kendilerini teselli etti. Farklılıkların birbirine karışıp eridiği bir hoşluk duygusuyla yanımdaki arkadaşa, “Kaç tane palamut ektin?” diye sordum.
Gülümsüyor ve “Saymadım valla. Nerden bileyim? Bir buçuk saattir ekiyorum. TC ordusunun ekolojik katkılarından dolayı teşekkür ederiz” diye ekleyip, hüzün sonrası bir de kahkaha patlatıyor. Sonra, “Sen de ektin mi?” diye soruyor.
“Evet, ben de ektim.”
“Saydın mı bari?”
“Bir yere kadar...”
“Nasıl yerlere ektin?”
“Normal yerlere...”
“Keşke daha önce şimşeklerin yaktığı ve havan toplarının parçaladığı ağaçların yerlerine yakın ekseydin” diyen derin ekolojist arkadaşımın eski yaraları sarma eğilimi, benimkinden daha kapsamlı ve incelikli geldi. Ben işin duygusal boyutuyla anlam bulmaya çalışırken o, duygusal ve analitik zekasının sınırlarını biraz zorlayıp, olması gerekene göre hareket etmiş.
Belki de acılara anlam vermenin her adımı insanı daha erdemli ve olgun yapıyordur. Anlam arayışları her koşulda her yerde insanla olmalı ki şimdiden barışı değil, barışın getireceği kârın ve ihale projelerinin peşine düşen kalpazanların oyunlarını çözecek aklımız olsun. Bazı tekkeler onlarca yıl savaşın sağladığı ranttan beslenip kan emdiler, şimdiyse barışın getireceği kârın peşine düşenler az değil. Sıcak umutlarımız ve hayallerimiz kapitalizmin buz gibi hesaplarında donmayacak kadar akışkan olmalı ki, aşırı gerçekçiliğin pençesinde ütopyasız kalmayalım. Ya da hayallerin aldatıcılığında anlamdan doğan gerçeğin izini kaybetmeyelim. Şu barışı düşünmek hayatı düşünmeye benziyor. İçinde her şey var. Acısıyla tatlısıyla, barışın kendisi hayat gibi...