Gılgamış destanını okuyanlar bilirler; on birinci tabletinde şöyle yazar; "Uçsuz bucaksız ülke, toprak bir testi gibi kırıldı. Şiddetli güney fırtınası, yüksek dağları suya gömmek ve insanlığın üzerine bir kâbus gibi çökmek için, bütün bir gün boyunca esti durdu. İnsanlar birbirini göremez oldular; göktekiler bile göremiyordu onları. Tanrılar da korkmuştu bu tufandan…"
Türkiye’de esen tufan dinmek bilmiyor. Ülke yöneticileri herkesi kucaklayacağına, huzur ve refah vaadedeceğine tıpkı toprak testi gibi resmen ikiye böldüler ülkeyi, kendileri gibi düşünmeyen herkesin üzerine kâbus gibi çöktüler.
Başkanlık düşüncesi önceleri bir düştü belki ama 7 Haziran'dan sonra gördüler ki meğer düş değil kâbusmuş gördükleri.
Onların düşlerini kâbusa çevirmeye devam ediyoruz. Daha önce birilerini Başkan yapmamıştık, 1 Kasım’dan sonra da o "Issız Adamı" Halife yapmayacağız. Merak ediyorum, acaba o "Issız Adam" şimdi ne olmak istiyor? Çünkü herkes bilir ki çocukların isteği bir türlü bitmez. Bazı çocuksu şeyler istemekle olmuyor olamıyor.
1 Kasım seçimleri Türkiye için dönüm noktası olacak. Ve önümüzde iki seçenek olacak. Birincisi kâbus devam edecek, ikincisi ise yeniden seçim şarkısı çalamayacaklarına göre HDP’nin de içinde olacağı bir hükümet kurarak akıllarını başlarına alıp dağ gibi birikmiş sorunları çözüp kâbusları düşe çevirecekler.
Elbette bu sadece bir öngörü; ama coğrafyamızda Osmanlı’nın, Saltanatın ve Hilafetin gidişini içlerine sindiremeyen bir kesim durmadan bunları pişirip pişirip önümüze koymaya çalışıyor. Üstelik bu kesimlerin dayanakları da var. 3 Mart 1924 günü kabul edilen, "Hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir." Yani "Hilafet Türkiye’nin uhdesindedir" 431 sayılı Kanunun 1. Maddesinin yeniden işlerlik kazanmasını dört gözle bekliyorlar. Çünkü bu kanun maddesi sadece hilafetin kamusal yaşamda sınırlandığı ile ilgili.
Bu maddenin 1 Kasım seçimleri öncesi yeniden gündeme getirilmesi boşuna değil. Çünkü 1 Kasım aynı zamanda Saltanatın da kaldırıldığı gün. Ne yazık ki tarihsel hafızası saplantılarla örülmüş bu kesimden insanın değerini ve onurunu koruyan bir yaklaşım beklemek tabii ki aklın sınırlarını zorlamaktır. Çünkü bunların algısında dinsel değer yargılarını toplumsal ilişkilerin kurucu ilkesi yapmak ve kamusal yaşamı felce uğratarak ve seküler yaşantı olanaklarını tamamen ortadan kaldırmaktır.
Yani bir anlamda herkesi aynı tornadan geçirmektir. Tıpkı Antik Grek’teki Prokrustes gibi. Rivayete göre Megara yolu üzerinde eşkıyalık yapan Prokrustes'in biri büyük diğeri ise küçük olmak üzere iki yatağı varmış. Yakaladığı kurbanlarından kısa olanlarını büyük yatağa, uzun olanlarını da küçük yatağa yatırırmış. Böylelikle her kurbanının mutlaka yatağa uydurulması gerekirmiş. Ancak bir gün ağırladığı yolcu Theseus Prokrustes'i kendi yatağına bağlamış ve yatak kısa gelmiş. Prokrustes kazdığı kuyuya kendisi düşmüş. Prokrustes’in sonunu varın siz düşünün.
Bildiğiniz gibi coğrafyamızda yaşayan herkesi bu yatağa sığdırmak isteyenler var ve hevesleri kursaklarında kalıyor her defasında. Özellikle Kürtler, seküler yaşamdan yana olanlar ve laiklerin katkısı ile 7 Haziran’da kursaklarda bırakıldı bu hevesleri. Dilerim 1 Kasım sonrasında da aynı şey olur (Bu yazı 1 Kasım'dan önce yazıldı.) Aksi bir durum da Prokrustes’in yatağı hepimizi bekliyor olacak ve bizi kurtaracak bir Theseus’umuz da yok.
Onun için 1 Kasım ve sonrası coğrafyamızda yaşayan herkes için çok önemli sonuçlar çıkacak ortaya. Elbette "Issız Adam" ve zihin kötürümü yandaşları; "Hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir." Efsanesinin peşini bırakmayacak bununla yaşamaya devam edecektir.