Kimi zaman insanın aklına, "bu Erdoğan ne müthiş bir adammış ki, darbe geleneğine sahip bir orduyu bile burnuna halka takıp, kendi amaçları için kullanıyor" gibi düşünceler gelebiliyor.

Böyle bir "muazzam marifet", ancak, ordu içinde olağanüstü bir örgütlülükle sağlanabilir.

"AKP’li subayların örgütlülüğünden" söz etmiyorum. Böyleleri belki "levazımda" vardır.

Erdoğan’ın elinde öyle bir "istihbarat gücü" olmalı ki, ordu içinde "subayın subayla konuşmasını" denetlesin, subaylar birbirleriyle konuşmaktan korksun, etliye sütlüye karışmasın…

Ama şimdi anlıyoruz ki, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, "her ne kadar Erdoğan’ın sır küpü" olsa da, onun "emir eri" değilmiş.

Bunu nereden anlıyoruz?

Erdoğan’a "yakın" çevrelerin "Pelikan bildirisi" adlı internet sitesinden anlıyoruz. Bu sitede Davutoğlu, Sinirlioğlu ve Hakan Fidan "ihanet çetesi" olarak suçlanıyor. Dünkü yazımda aktarmıştım. İlgili bölümü yeniden aktarıyorum:

"-İhanet çetesi büyük bir oyuna hazırlanıyor, bakanlıklardaki Hoca’ya yakın bürokratlardan bakanları zora sokacak dokümanlar istendi.

"Dokümanları bizzat Başbakanlık talep etti. Sinirlioğlu ve Fidan bu dokümanlar üzerinden bakanları tehdit edecekler. İlk hedef Efkan Ala…“

Buradan çıkan sonuç şudur:

Demek ki, Erdoğan MİT’e hakim değil. Asker Erdoğan’ın denetimine girmemiştir. Karşımızda bir "sivil-asker koalisyon rejimi" var. Birisi seçmene, öteki silaha dayanıyor.  

Hatırlayalım:

Ordu, Erdoğan ve çevresinin iki temel politikasına karşı çıktı.

Ve defalarca yazdığım gibi, Erdoğan ve grubu, Suriye’de tam bir başarısızlığa uğradıktan sonra inisiyatif ordunun eline geçti. Ordu, Erdoğan’ı "ABD ve Cemaat ile birlikte yürüttüğü darbecilere ve Ergenekonculara karşı operasyonlardan ve PKK Önderiyle yürütülen "İmralı görüşmelerinden" vazgeçirdi.

Erdoğan Harp Akademilerinde "aldatıldım" diyerek Cemaate, Dolmabahçe Mutabakatından "haberim yoktu" diyerek, Kürt Özgürlük Hareketine karşı savaş açtı.

Böylece, "büyük bir seçmen desteğine sahip" olan Erdoğan yanlısı grupla, "büyük bir silah gücüne sahip" olan ordu arasında bir "koalisyon" kuruldu. Bu "optimal darbe"dir.

En kabadayı bir cunta bile, darbe yapsa, Erdoğan’ı indirse, partileri kapatsa, HDP’lileri hapse atsa, şu anda mevcut "darbe rejiminin" elinde tuttuğu "seçmen desteğine" kavuşamazdı. Kavuşamayınca, "darbeyi" yapanlar, birkaç yıl sonra iktidarı sivillere bırakmak zorunda kalacakları için, yargılanma ihtimali nedeniyle, şimdi işlenen suçların yüzde birini bile işlemeye cesaret edemezlerdi.

Şimdi ise cesurlar. Çünkü bu suçları onlar "işlemiyor."

Onlar, "verilen emirleri yerine getiriyorlar", TBMM’nin emrindeyiz diyorlar. Cumhurbaşkanı "başkomutanımızdır" diyerek selama duruyorlar. İçlerinden gülüyorlar.

Şöyle düşünün; NATO üyesi bir ülke olarak Türkiye’de pek çok darbe olmuştur. Ama bu "küresel sistem" askeri rejimleri, sadece bir süreliğine desteklemiştir. Cuntalar, istedikleri halde, iki-üç yıldan fazla işbaşında kalamamışlardır.

Oysa şimdi, CHP’nin bile "darbe" dediği bu darbe rejimi, en küçük bir "cuntasal renk" vermeden, AKP ne kadar ayakta kalabiliyorsa, o kadar ayakta kalma imkanına kavuşmuştur. Seçmen çoğunluğunu koruduğu sürece, "askerin üstünü örten" sivil şal altında yaşayacaktır.  

Öyle ama, "iki cambaz bir ipte" uzun zaman oynayamayacaktır.

Ordu, Kürdistan "savaşı"nın daha fazla sürdürülemeyeceğini "anladığı" gün, bilin ki koalisyon parçalanacaktır; işte o zaman, TSK, asli "hiyerarşisine" dönecek, NATO’nun "emir komuta zinciri" hareketlenecektir.

Şu anda durum ne?

Ordunun içinde, "Kürdistan savaşını daha fazla sürdürmenin mümkün olmadığı" gerçeği yavaş yavaş askerin kafasını kurcalıyor. Sözcü gazetesinin yazarları, "Koca Kıbrıs savaşında verdiğimizden daha fazla şehit veriyoruz" demeye başladılar bile… BM mırıldanıyor, ABD ufaktan işaret veriyor. AB’de tepkiler büyüyor.

İşin aslı şu: Bedel ödeyen Kürt halkı, teslim olmayarak, "asker-sivil koalisyona" en büyük darbeyi indiriyor.