
Sürgüne mahkum edilen Mehmed Uzun sürgün olmanın ağır koşullarını yaşadı. Ama o sürgünü avantaja dönüştürerek kendi kimliğini yeniden yaratan ve modern Kürt romanının yaratıcısı oldu.
Mehmed Uzun yakalandığı amansız hastalık nedeni ile 2007 yılında hayatını yitirdi. Okuyacağınız bu söyleşi Mehmed Uzun'un sürgün yaşamına son verip ülkesine yerleştiği günlerde yapıldı. O zaman şöyle söylemişti: "Gelişim, kovulmuş bir evladın anayurduna dönüşüdür."
Dokuzuncu ölüm yıldönümünde usta yazarın anısına 2005'te Mezopotamya Haber Ajansı'nda yayımlanan, Semanur Yüce'nin yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz:
Bir Kürt için hayat hep bir trajedi midir?
Ne yazık ki şimdilik böyle. Çünkü Kürdün diğer insanlar gibi yaşaması için hiçbir imkan tanınmıyor; o, başka insanların sahip olduğu hiçbir hakka ve hukuka sahip olamıyor. Hatta dilini bile konuşamıyor, kendi dilinde eğitim alamıyor, okuyamıyor. Bu çok ağır darbelerdir. İnsanı insan yapan bütün o hak ve özgürlükler, bireyin ve insanın elinden alındığı zaman hayat ne yazık ki bir trajediye dönüşüyor. Çok zengin olmak, başarılı işler yapmak mümkün, hayatın şurasında ya da burasında ismi olan bir insan olmak da mümkün. Fakat hepsinin geri planında çok yoğun ve derin bir trajedi söz konusu oluyor. Tabi ki bu, hep böyle olacak demek değil. Her şey çok hızlı değişiyor. Kürt de diğerleri gibi kendi diliyle, kültürüyle, kimliğiyle, tarihiyle yaşayabileceği bir sürece doğru hızla gidiyor.
Hep "yabancı kalmak"tan, öyle tanımlanmaktan söz ediyorsunuz. Bu yabancılık, trajedinin bir parçası mı yoksa bir tercih mi?
Benim anlattığım sürgündeki yabancılıktır. Yabancı diyarlarda olmak, savrulmaktır, kovulmaktır. Savrulmanın ve kovulmanın yaratmış olduğu bir yabancılık kimliğidir. Çok uzun süre sürgünde kalmış, oraya adapte olmuş ve orada da önemli bir yere gelmiş insanlarda yabancılık duygusu yoğundur. Bir Kürt olarak bana reva görülen kaderle gelen yabancılık. Çünkü Kürt daha doğarken onun bir yabancı haline gelmesi için çaba sarf ediliyor. Kürt’ün kaderi neredeyse bir yabancı olarak dünyaya gelmek ve bir yabancı olarak yaşamaktır. Çünkü Kürt, Kürt olarak kabul edilmiyor. Kürt’ün başka bir şey haline gelmesi isteniyor. Onun başka bir şey haline gelmesi için de yoğun bir çaba ve süreç söz konusu. Dolayısıyla Kürt’ün kendisine ait değerlerle, özelliklerle yaşayacağı sürece kadar böyle bir yabancılık hep olacaktır. Bu haliyle yabancılık bu trajedinin bir parçası. Diğer yandan da sürgün bir kader değil, bir bedel. Herkes sürgüne uğramıyor. Bu yabancılık sadece sürgüne uğramış, sürgün gibi ağır bir cezaya çarptırılmış, sürgünde yaşamak zorunda bırakılmış insanlar için geçerli.
Aydınlığa duyulan arzu ve özlem çok önemlidir ve tam da bu nedenle karanlık mutlaka atlatılmalıdır ve analiz edilmelidir, bütün kasvet ve acısına rağmen.
Batı modernitesine dair son derece olumlu fikirleriniz var. Ancak yaşadığımız yüzyılı manipülasyon yüzyılı olarak tarif ediyorsunuz. Bu durumda Avrupa’ya neden bu kadar güveniyorsunuz?
Modernitenin iki yüzü var. Bir yanda karanlık ve korkunç bir yüz. Diğer yandan da aydınlık bir yüz. Bütün bu katliamlar, ırkçılık, kolonyalizm, totalitarizm, militarizm, fundamentalizm… Bunlar modernitenin ürünleridir. Bunlara karşı çıkmak gerekli. 20. yüzyılın insanlık tarihinin en kanlı yüzyılı olmasının nedeni modern zamanların yüzyılı olmasıydı. Katliamlar, soykırımlar yaygınlaştı, sistemleşti ve bu bir sanayi haline geldi. Ama aynı zamanda modernitenin; demokrasi, hoşgörü, birlikte yaşama, toplumsal gelişme, refah ve benzeri, bizim için çok önemli ve savunmamız gereken bir yüzü de var. Bireyin, insanların hak ve özgürlüğü, eşitlik ve kardeşliği… Modernitenin bu konuda muazzam bir birikimi, deneyimi vardır. Bizim miras olarak almamız gereken bu birikim ve bilgidir.
Yazarlık seçkinliği, elit olmayı da getiriyor. Elit olmak bir avantaj mıdır, dezavantaj mıdır?
Hem avantaj, hem de dezavantaj. Avantaj; çünkü günlük yaşantının o kirine, pisliğine bulaşmıyorsun. Bir mesafe gelişiyor ve bu ihtiyat, sınırlama önemli bir güç ve avantaj. O mesafe beni yaratıyor. Ben kendime bir yaşam tarzı kurdum. Benim yaratıcı olmak için mesafeli bir yaşama ihtiyacım var. Yoksa yaratıcı olamam, mümkün değil. Yaratıcılık hayatımın merkezidir, kendisidir. O yüzden de bunu engelleyen her şeyden uzak duruyorum. Dolayısıyla günlük yaşamdaki siyaset de dahil sosyal yaşam, kültürel yaşam… benim çok fazla ilgimi çekmiyor. Açıkçası çok fazla da bilmiyorum bunları. Diğer yandan özlüyorum. Şimdi Diyarbakır’dayım, hep burada olmak istiyorum ve insanlarla birlikte olmayı, onların sıcaklığını, heyecanlarını, acılarını, kederlerini paylaşmak istiyorum. Bunları paylaşamadığım zaman da kendimden utanıyorum. Böyle bir açmaz söz konusu…
Yazarlığın bir amaç olması ya da kurtuluşun, "kendini yaratmanın" bir yolu olarak tarif edilmesi estetik üretimi kolaylaştırır mı zorlaştırır mı?
Böyle bir amacın olması işleri kolaylaştırır. Çünkü her şeyi daha somut hale getirir. Bir amacın vardır ve bunu gerçekleştirmek için çalışırsın. Ama aynı zamanda da söz konusu estetiği gerçekleştirmek konusunda da sorumlulukları arttırır. Çünkü sen onların bilincindesin ve onları yerine getirmek için normal insanların yaptığından çok daha fazla çaba sarf etmek zorundasın. Benim durumum diğer yazarlardan çok farklıdır. Benim durumumda olan bir yazar böyle bir estetik yaratması korkunç zordur ve acılı bir süreci gerektirir. Çünkü ben acıyı yazıyorum. Acının estetize edilmiş haliyle anlatımı çok zor ve meşakkatlidir. Acı, bayağı bir anlatı ile, günübirlik bir üslupla edebiyat tarihinde ölümsüz bir eser haline getirilemiyor. Acı çekenler için, keder ve hüzünle yaşayanlar için estetik ahlak kadar önemlidir. Estetik olmadan ahlaklı yaşamakta mümkün değildir. Herkesten fazla mazlumlar için estetik gereklidir. Çünkü bu onlardan çalınmıştır. Onların estetiğe sahip olmadan yaşamaları kader olarak ön görülmüştür. Estetiği özellikle edebiyatta yaratmak zorunludur.
Ben Kürtçe yazıyorum, çalakalem de yazabilirdim, düz anlatılar da yazabilirdim. Önemli olan Kürtçe yazmaktı ve ben bunu yapmış olacaktım. Ama ben bunu yapmadım. Çünkü bunun çok önemli olduğuna inandım, edebiyatımda, anlatılarımda, eserlerimde ince, damıtılmış bir estetiğin olmasına çok önem verdim. Ne kadar ulaşabildim, bunu bilmiyorum. Kesinlikle, ben başardım, demiyorum. Fakat bu benim için çok önemli bir kaygı oldu.
Dünya yazarlarının İncil ya da Tevratla kurdukları ilişkiyi okuduk, duyduk. Sizin Kur’an’ın diline dair söyleyecekleriniz var mı?
Sadece Kur’an değil, benim bütün dini meselerle, anlatılarla, dini menkıbelerle, kitaplarla, sözlerle çok yakın bir ilişkim var. Mezopotamyalıyım. Yukarı Mezopotamya’da doğdum ve bugün Diyarbakır’dayım, Dicle’nin kıyısındayım. Yaklaşık yetmiş-seksen kilometre batımda Fırat dolanır. Ben bu yörenin çocuğuyum ve burası bütün dinlerin, dillerin ve anlatıların merkezidir. Ben bütün bunların doğal mirasçısıyım. Bana miras bırakılan geleneklerdir, bunlar ve bütün bu anlatıları kendi dilimde kendi edebiyatımda çok severek, çok büyük haz alarak işliyorum. Sadece Kur’an, Tevrat ya da İncil değil, Ezîdîleri, Asuri ve Keldaniler de benim. Kendimi onlarla özdeşleştiriyorum. Onların anlatıları da benimdir ve ben onların da mirasçısıyım. Onları yazmamak bana yakışmaz.
Çok hassas bir noktada duruyorsunuz. Bakış açınızı, edebi dilinizi, anlatılarınızı oryantalizmin tuzağından kurtaran bu yaklaşımdır diyebilir miyiz?
Oryantalizm kötü bir tuzak. Yazarlığım bir zorunluluk, bir mecburiyetti. Benim yazarlığımın bir misyonu vardır, insani, ahlaki bir angajmanı vardır ve bunlara uygun yazmaya çalışıyorum. Oryantalizm ucuz edebiyattır. Batı’nın hoşlanacağı, Batı pazarına uygun eser yaratmaktır. Egzotik yazarlıktır. Tercih etmem.
Yazdıklarınızda, özellikle denemelerinizde sözün yaratma gücünün sadece edebi eserler için değil, toplumlar, kültürler, insanlar için de vazgeçilmez olduğunun altını çizdiniz. Söz nerede biter?
Söz başkası tarafından zorla kesildiğinde, yasaklandığında biter. Böylece şiddete ulaşan bir yol açılmış olur. O nedenle tahammül çok önemli ve belirleyicidir. Öteki’nin kendisini ifade etme hakkı politik bir şey olmaktan çıkarılmalı. Bu vicdani, ahlaki, insani bir durumdur, herkes için geçerli olmalı. Hiçbir politik hareket, rejim bunu engellememeli. Politikanın dışında mutlak bir hak olarak, herkes için, her zaman, her yerde olmalı. İnsanın kendini ifadesi bugün tamamıyla politik bir söylem haline gelmiştir. Örneğin Kürtçe’nin yasaklanması korkunç bir insani suçtur.
Hala sürgün müsünüz?
Artık sürgün değilim. Ülkeme gidip gelebiliyorum. Ama uzun yıllar sürgün kaldım. Sürgün benim kaderim oldu. Ülkeme giremiyordum, vatandaşlıktan atılmıştım. Ama fazlasıyla sürgün edebiyatı geleneğine bağlıyım. Çünkü beni yaratan bu gelenek oldu.
Son yıllarda edebiyat çevrelerinde en fazla tartışılan, sıkıntısı en çok hissedilen sorunlardan birisi eleştirmen ve çevirmenlerin yokluğu. Özellikle Kürtçe yazıyor olmak sanırım bu sıkıntıları kat kat arttırıyor...
Kürtçe yazdığım için kendimi bir kere daha sürgüne mahkum etmiş durumdayım. Yani sürgün içinde sürgün. Çünkü Kürtlerin kendilerine ait bir edebi, kültürel yaşama sahip olmalarına müsaade edilmedi. Kürtler hiçbir zaman ciddi anlamda bir modern edebiyat dünyasına sahip olamadılar. Eleştirmenler, çevirmenler, analiz yapabilecek, bu konularda çalışma yapabilecek alimler neredeyse hiç yok. Bütün bunlar, çok yeni başlıyor, ben de ilk kurbanım. Benim gibi bir iki çılgının daha çıkması gerekir ki bu konularda ihtiyaç doğabilsin. Profesyonel çevirmen yok, çünkü pazar oluşabilmiş değil. Ne yazık ki Kürtler, fazlasıyla günlük siyasete mahkum edilmiş durumdalar. Ve ellerinden her şeyleri alınarak…