Çocukluğumun peşine takılmış, bir gölge gibi beni izleyen unutulmaz simgelerinden biri de ninemdir. Alımlı uzun boyu, tarihi bir portreyi andıran güçlü yüz hatları, unutulmuş bir tarihe tanıklık eden giysileri, bir coşku ve sıcaklık kaynağı olan gözleri ve ipek gibi yumuşak sesiyle o, yaşamıma mührünü vuran çok az sayıdaki insanlardan biri oldu. Annem altı erkek çocuk doğurmuş olan ninemin tek kızıydı. Ülkemdeki anne-çocuk ilişkisindeki o anlatılmaz sevgi ve sıcaklık tümüyle annem ve ninem için de geçerliydi; yoğun bir sevgi ve şefkat, dayanılmaz bir koruma ve kollama duygusu, sonu gelmez bir mutluluk pınarı... Ninemler, aynı şehirde, bizden birkaç mahalle uzakta oturuyorlardı, ancak o, her fırsatta bize, geniş bahçeli, içinde şeftali ve nar ağaçlarının bulunduğu evimize koşardı. Koltuğunun altına kızına ve kızından olan ilk torunu bana, getirdiği yığınla hediye ile. Ninem gelir, günlerce, haftalarca bizde kalırdı. Ninemin bizde olduğu günler, bahçemizdeki nar ağaçlarının çiçekleri kadar renkliydi. En güzel yemekler pişirilir, çeşitli güzel ve renkli giysiler giyilerek denenir, ziyaretlere gidilir, ziyaretçiler ağırlanır, o birbirine çok benzeyen günlere bir yenilik katılırdı. Annemin yüzü, o günlerde, bir şeftalinin sayfam ve canlı renkleriyle ışıldardı.
***
Ben ise o unutulmaz günlerin, en çok, kısa süren gecelerini severdim. O geceler renkli destan ve öykülerin geceleriydi. Küçük gaz lambalarının bir türlü aydınlatamadığı geniş pencereli küçük odam, destan ve öykülerle göz kamaştırıcı bir aydınlıkla dolardı. O gecelerin hiç bitmemesini, sonsuza kadar sürmesini isterdim, nineme durmadan uyumak istediğimi, gecenin bitmemesi gerektiğini söylerdim. Ama ben uyur, gece biter, yeni bir gün başlar ve ben sabırsızlıkla yeni geceyi beklerdim. Arzu ve isteklerimin dışında, benden ve isteklerimden çok daha güçlü bir takım kuralların olduğunu çocuk kafam anlamaya başlamıştı... Ninem, bizde olduğu sürece, hemen her gece, ben uyumadan önce gelir, başucuma oturur ve o uzun, damaları neredeyse dışarıda olan elleriyle saçlarımı okşardı. Durumu hemen anlardım; yeni, heyecanlı, renkli bir öykü başlamak üzereydi. Dantelli, beyaz yastığımı bir yana iter, hafifçe başımı ninemin dizine koyar ve sessizce gülümserdim. Bu ince ve sessiz hazırlıktan sonra öykülerin o tarihin derinliklerinden gelen efsanevi sözcükleri art arda gelirdi. Ninem Zerdüşt’ün diline yakın o eski Kürtçenin Zaza lehçesiyle başka bir dünyaya ait olan sözcükleri bir inci gibi dizerek beni aydınlık bir dünyaya götürürdü. Orada renkli ve gizemli sözcüklerden coşkulu bir Fırat nehri, bir Dicle nehri oluşurdu. Ben kendimi Fırat ve Dicle’nin o hafif serin, huzur verici, ferah sularına bırakırdım. Yumuşak ve hafif dalgaların dinginliğiyle rahatça uykunun geçitlerine girerdim...
***
Walter Benjamin bir yazısında şöyle diyordu; „Kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? Bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? Bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?“ Bu haklı sözler, zamanı ve toplumsal gelişmeleri yeterince izlemeyen evimiz için geçerli değildi. Orada, sözcükleriyle çocuk ruhumu ve yüreğimi sarsan, doğru dürüst hikayeler anlatan birisi vardı...
***
O zaman çok kısa süren o renkli geceler, şimdi sonsuz hale geldi. Unutulmaz bir anı, beni sürekli izleyen güzel bir gölge oldu. Elbette o gecelerde inci gibi ışıldayan sözcüklerin büyük bir bölümü zamanın azgın dalgaları karşısında dayanamadı; yitti, gitti. Ancak o geceler bir anı olarak, o gecelerin coşkulu sözcüklerinin bir bölümü de kaderimin bir parçası olarak sürekli benimle birlikte kaldı. O unutulmaz deyimlerden biri de welatê xerîbiyê idi. Masal, efsane ve öykülerini anlatırken o masal, efsane ve öykülerden çıkıp gelmiş bir peri haline dönüşen ninemin ağzından sık sık bu iki gizemli sözcük çıkardı; welatê xerîbiyê... welatê xerîbiyê... welatê xerîbiyê... [1]
***
Kürtlerin çok acılı, hasretle dolu, uzun bir sürgünlük gelenekleri vardır. Neredeyse yüz elli yıldan bu yana sürgün yaşıyorlar ve sürgün merkezleri, İstanbul, Şam, Tahran, Paris, Londra ve son dönemde de Stockholm Kürtlerin entelektüel, kültürel çalışmalarının merkezi olmuştur. Klasik dönemi bir yana bırakırsak, bu yüz elli yıllık uzun dönemde, kayda değer, önemli çalışma ve ürünlerin neredeyse tümü sürgün merkezlerinde yaratılmıştır. Sürgün, neredeyse, Kürt kültürel, entelektüel çalışmaların anayurdu olmuştur. Bugün de, ne yazık ki, Kürtlerin içinde yaşadıkları dayanılması çok zor ve çok ağır koşullardan dolayı, bu gelenek devam ediyor. Yoğun baskılar ve terör, Kürtleri, Kürt aydınlarını yurtdışına itiyor...
Sürgün koşullarının sanatsal yaratıcılık üzerinde oluşturduğu artı ve eksilerde, kuşkusuz eksiler daha fazladır. Sürgünün kendisi büyük bir eksidir. İnsanın yurdundan, dilinden, kültüründen, sevdiği insanlardan, alışık olduğu dünyadan zorla koparılması kadar zor bir şey yoktur. Sürgün, hoşgörü ve insani sıcaklığın olmadığı karanlık koşulların yarattığı bir felakettir. Herkes anayurdunu, anadilini, içinde doğup büyüdüğü kültürel miljöyü sever. Hiç kimse tüm bunlardan uzaklaşmak, sökülüp atılmak istemez. Fakat tüm tarih boyunca, totaliter ve hoşgörüsüz mentalite insanları uzaklara, bilinmeyen diyarlara sürmüştür, yalnızlığa ve unutulmaya mahkum etmiştir. Uzaklarda, bilinmeyen diyarlarda sanatsal, entelektüel olarak aktif olabilmek çok, çok zordur. Böylesi aktif bir yaşam için zorunlu olan her şeyi yeniden oluşturmak, kurmak gerekiyor. Yeni olan her şeyi bilip, öğrenmek, terk edilen her şeyi yeniden canlandırmak gerekiyor. Eski ve yeninin, olağanüstü sayılabilecek, uyumunu sağlamak gerekiyor. (Eskinin ya da yeninin fazlalık gösterdiği durumlarda, her iki halde de, yitiş ve kayboluş kaçınılmazdır). Bu ince dengeler olağanüstü bir duyarlılık ve insani çaba gerektiriyor. Günlük uğraş ve problemlerin girdabında çırpınan sürgündeki insanın gücü de, çoğu zaman, buna yetmiyor. [2]

[1] Nar Çiçekleri adlı kitaptan alındı.
[2] Bir Dil Yaratmak adlı kitaptan alındı.