Samir Nakkaş, ömrünün son demlerine kendi hayat hikayesine benzer sıradışı bir Kürdün romanını sığdırdı. Geçtiğimiz yılın sonlarında, Gaalade Yayınları, bu romanın Fransızca çevirisini okurlarıyla buluşturdu.
Usta yazar, 1938 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Bağdat'ta doğar. Çocukluğunu geçirdiği bu şehre doymadan, 1950’lerde kendini sürgün yollarında bulur ve ailesiyle birlikte İsrail’e göç etmek zorunda kalır.
Romanındaki 'Kürt Shlomo' gibi gittiği bu yeni ülkeye uyum sağlayamaz Nakkaş. Bütün ömrü, çocukluğunu geçirdiği ve ona rüya gibi gelen şehrin hasretiyle geçer. Ama bu şehre bir daha kavuşamaz. Rüyalarına, hayallerine hep sadık kalır, kitaplarını çocukluğunun diliyle; yani Arapça yazar. Sadece bir kitabı İbranice’ye çevrilir; o da pek ilgi görmez. Kendini sürgünde yaşayan Irak’lı bir yazar olarak görür. Zaten okurları da genelde onun gibi yerlerini yurtlarını terk etmiş Yahudi Araplardır. Başka da pek fazla kimsenin ilgisini çekmez.
Samir Nakkaş, 66 yaşında hayata veda ederken Kürt Shlomo gibi yalnızdı. Ne Araplar onu anlayabildi ne de İsrailliler ona hakettiği değeri verdi.
'Kürt Shlomo' romanı, kadim Doğu coğrafyasının motifleriyle, metaforlarıyla örülmüş önemli bir edebi eserdir. 447 sayfadan oluşan kitabın kurgusu da konusu gibi sıra dışı. Roman sonlara doğru başlıyor, heyecanla, merakla ve acıyla olayların başladığı topraklara doğru yol alıyor. Okuyucu sadece Kürt Shlomo’nun dilinden hikayeyi dinlemiyor, yer yer tarih ve zaman da ona eşlik ediyor.
Kürt Shlomo, Doğu Kürdistan’ın başkenti Mahabad'da doğup büyüyen Yahudi bir Kürttür. Babası gibi kendisi de şehrin önemli tüccarlarındandır. Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı yıllara kadar Müslüman Kürt olan arkadaşı ve iş ortağı Mir ile birlikte, Moskova’ya, Erzurum’a, İstanbul’a ve daha birçok şehire kervanlarla ticaret yapar.
Günün birinde Kürt Shlomo Şah tarafından Saray’a çağrılır. Moskova’dan getirdiği silahları "Kürdistan Devrimi" için halka dağıttığı suçlamasıyla kırbaçlanıp hücreye atılır. Bir süre sonra Şah, Moskova gezisi için Başkent'ten ayrılır. Bu durumu fırsat bilen bir saray görevlisi, kendisini babasının arkadaşı olarak tanıtır ve Shlomo’yu gizlice serbest bırakır.
Herkesin kardeşçe ve dayanışma içinde yaşadığı Mahabad'da, Şah’ın Osmanlılara karşı çağırdığı Rus ordusunun işgaliyle düzen bozulur. İşgal ordusu, çocuk kadın demeden yüzlerce Müslüman Kürdü öldürür. Öldürdüğü bu insanların cesetlerini, geri kalan halkın gözlerinin önünde, Yahudi Kürtler tarafından çukurlara gömülmelerini emreder. Böylece Yahudi ve Müslüman Kürtler arasında ayrışmanın, nefretin ve kinin temeli atılmış olur. Ruslar çekildikten sonra bu sefer Osmanlılar şehre girer, onlar da Yahudi Kürtleri öldürür ve artık şehrin üzerini kaplayan kara bulutlar bir daha dağılmaz.
Bir süre sonra Mahabad, Osmanlı ve Rus askerlerinin çizmeleri altında açlıkla boğuşmaya başlar. İşgalcı ordular tarafından ekilen nifak tohumlarına inat, Shlomo Kürtler arasındaki kardeşlikten ödün vermez. Osmanlı ordusunun çekilip Ruslar’ın tekrar Mahabad’a girdiği bir gece yarısı bütün tehlikeleri göze alıp, Mir’i ve ailesini evine getirip saklar. Mahabad’ı terk ederken de evini ona teslim eder.
Mahabad artık bir ölüm şehrine dönüşür. İşgalcı askerler tarafından öldürülen insanların sayısı her geçen gün biraz daha artar. Geri kalanlar da, açlığın esaretinde ölüm yoluna koyulurlar. Bir gün, Saray’da yıllar önce Kürt Shlomo’yu gizlice serbest bırakan adam, Mahabad kapısında görünür. Şah’ın bu şehrin Yahudileri hakkında aldığı ölüm kararını gizlice Shlomo’ya bildirir bu adam. Bu olaydan sonra Kürt Shlomo, çaresiz bir şekilde geride kalan Yahudilerle birlikte Mahabad’ı terk edip Bağdat’a sığınır.
Bağdat günleri hep zor geçer Shlomo için. Ta Hindistan’a kadar gidip ticaret yapar ama sürgüne bir türlü alışamaz. Ancak otuz yıl sonra Mahabad’a döner. Fakat geride bıraktığı, hayalini kurduğu hiçbir şeyi bulamaz ve büyük bir hayal kırıklığı yaşar. 1975’te ömrünün son sürgün yolculuğuna çıkar Shlomo. Yol onu Israil’e götürür. Bu yeni ülkeye, hikayenin yazarı gibi O da alışamaz. Umutsuzluklar içinde Mahabad’ın hayalini kurarak ölümü bekler.
Samir Nakkaş, bu romanda Kürt Shlomo şahsında, Kürtler arasındaki dayanışmayı, direnişçi geleneklerini, cesaretlerini ve güvenirliklerini konu eder. Özellikle Kürdistan Dağlarının dikbaşlılığına, heybetli duruşuna, yüksekliğine birçok yerde vurgu yapar. Shlomo’yu Kürdistan Dağlarına benzetir. Ama hikayenin bir yanı hep eksik kalır. Bu eksiklik, kitap boyunca sorduğu onlarca soruya bulamadığı cevaptır aynı zamanda.
Yazar, Mahabad'da müslüman ve Yahudi Kürtlerin birlikte akan gözyaşlarını, acılarını ortaklaştırarak hüzünlü bir dille anlatır. Fakat Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü, sömürge konumunu, Kürt halk gerçeğini, tarihini gözardı eder. Farklı din ve mezheplerdeki Kürtlerin tarih boyunca yaşadıklarını, bu durumla bağlantılı olduğuna dair kalemi bir türlü yazmaya varmaz. Birkaç yerde bu tür soruların etrafında dolansa da, dişe dokunur pek bir şey ortaya çıkmaz. Bir gün, Kürt Shlomo oğluna kardeşlerinin yabancı askerler tarafından öldürüldüğünü söyler, oğlu buna karşılık ‘neden bizim de askerlerimiz yok, askerlerimiz olsaydı, bu yabancı askerlere karşı savaşıp bizi korurlardı’ diye sorar. Babasının buna karşı bir cevabı yoktur.
Kürt Shlomo, sürgünde Mahabad hasretiyle yanıp tutuştuğu bir dönemde, Qazi Muhammed ve arkadaşları, bu şehirde ‘Kürt Cumhurriyetini’ ilan ederler. Kitapta bu Cumhuriyetle ilgili de bir satır yazı bulunmuyor.
Bitirirken, günümüzde varlıkları tartışma konusu olan Yahudi Kürtleri Samir Nakkaş’ın kaleminden okumak önemlidir. Usta yazar, son satırlarını Mahabad Kürtlerinin acılı tarihine ayırmıştır.