Diyarbakır’da bir cemevi yapısını mümkün/mamur/mecbur kılan gelişmeleri anlamak ya da anlamlandırmak için "bağlama" isimli enstrümanın macerasına başvurmuş; "şehir ve sesler" den dem vurmuş idim. "Şehir seslerdir...ve/hatta/şehir seslerde başka seslerdir" demiş idim de hipotezimi "mekan, sesler ve sesler de başka sesler, sessizlikler ve sessizlikler de başka sessizliklerdir" demeye kadar vardırmış, kentteki envai türlü sesten yola çıkarak da bir mimarlık ürününe yaklaşmanın denenebileceğini örneklemeye çalışmış idim.

Bir başka örnek de düğün salonları için söz konusu edilebilir ki bu yazıda da bu amaçlanıyor. Düğün salonları, Türkiye’nin pek çok kent ve kasabasında, tekil mimari varlıklar olarak zuhur etmekle, evlilik ritüelini değiştirdikleri gibi kentsel dokuları ve görünümleri de etkilemeye başlıyor. Bu durum, yaygın konut dokuları ve tek tük kamu yapıları dışında pek bir yapı çeşitliliği arz etmeyen Diyarbakır gibi kentler için çok daha geçerli.

Evlenme ritüelinin farklı aşamaları vardır. Resmi nikah töreni ve nikah salonu ile –Sünnilerde- imam nikahı ve onun mekansallığı gibi önemli noktaları şimdilik bir yana bırakarak düğün ve onun mekansallığı üzerinde durmakla yetineceğim. Esaslı bir çalışma ise seslerin ve düğün mekanının tarihini paralel okuyabileceğimiz araçları üretmekle mümkün olabilir.

Diyarbakır nüfusunun önemlice bir kesimi için şöyle bir kronoloji düşünmek çok da yanlış olmaz: Köy meydanı ya da evin damında-avlusunda gerçekleşen davul-zurnalı düğünler, kasaba ya da kentin kenar mahallerinde bu kez betonarme evlerin damında ve avlusunda ya da boş arsalarda, tanımsız kentsel boşluklarda gerçekleşen "cihazlı" düğünler, şehir merkezinde eski yapı stoğunun dönüşümüyle "düğün salonu"na dönüşmüş bir mekanda gerçekleşen "orkestralı" düğünler ve son on beş-yirmi yıldır tüm kente yaygınlık gösteren, görkemli (olmaya çalışan) koca yapılar olarak beliren "düğün ve konferans" salonlarının "şatafatlı düğünler"i ve en nihayet "kır düğünü konsepti" ile köye, doğaya dönüş (yanılsaması/fantezisi) !?

Bu kronoloji bir yandan köyden kasabaya, kasabadan geleneksel şehre, geleneksel şehirden modern metropole doğru bir evrim izleyen göç haritasına; bir yandan düğün mekanının değişimine ve bir yandan da bu süreçlerde düğünlerde çalınan müziklerin, ikramların, takıların ve takı törenlerinin, kılık-kıyafetlerin, süs eşyalarının değişimine işaret ediyor. Düğün, hanede gerçekleşen bir etkinlikten, hacimli bir mimari-kentsel gerçekliğe ve büyük bir sektöre evrilmiş gibi görünüyor. Yalnız karlı bir yatırım olmayı sürdüren ve çok komplike ya da sofistike olması gerekmeyen binasıyla değil, düğünle ilgili çok sayıda yan sektörün lokomotifi olmasıyla da öne çıkıyor düğün (ve konferans) salonları. Öte yandan, örneğin bendenizin de katıldığı pek çok konser ya da müzik-tiyatro programı, kasaba ya da küçük kentlerdeki tek salon imkanında, düğün salonlarında gerçekleşmekte.

Düğün salonunda yapılacak bir konsere katılmak üzere Urfa’ya giden kemancı bir arkadaşım şahit olduğu bir durumu anlatmış, inanamamıştık. Birkaç salondan ve bunlar arasında kafe, büfe, WC gibi mekanlardan oluşan bir düğün salonu kompleksinde, küçücük bir odaya doluşmuş müzisyenlerin durumunu… Sanki karşılarında oynayan, eğlenen, halay çeken bir kitle varmışçasına çalıp söylüyorlarmış ama kitle ile aralarında dört duvar varmış! Zira kimi düğünlerde, kadınlar kısmının müzisyenleri salonda olsun istenmiyormuş. Bu şartlarda müziğe konsantre olup "kî zava kî zava… tew tew… çepik çepik…" gibi nidalarla coşkuyu yüksekte tutabilmelerine şaşmıştık! Salonlar her türlü sınıfsal, cinsel, mesleksel, statüsel ayrım(cılık) ve hiyerarşileri yeniden üretmekte gibi.

90’lı yıllarda düğün salonlarının fonksiyonları açısından özel bir durum oluşmuştu. Salonlar bir yandan politik içerikli gecelere, anmalara, Newroz programlarına mekan olurken (bunların bazısı düğün görünümü altında olabiliyordu) bazen de bizzat düğünler politik gecelere dönüşebiliyordu. İstanbul gibi metropollerde düğünler, Kürtçe müziğin, dansların ve güncel politik mesajların ön plana çıktığı, Kürt kimliğini faaliyet alanı olarak seçmiş derneklerin organize ettiği, asimilasyon karşıtı buluşmalar haline geliyordu ki bir müzisyen olarak bu sürecin içinde, canlı bir tanığı idim. 

2000’lerden sonraysa büyük kentlerde ve kasabalarda giderek bir alt orta sınıfın teşekkülüyle –ve elbette onun "mekansal teşekkülüyle"- düğün salonlarının yaygınlaşması arasında bir paralellikten, dahası bu ikisinin iç içe olma durumundan söz edebiliriz. Bir salon ve bir ritüel etrafında; kuyumcusundan, gelinlikçisinden tutun, fotoğrafçısına, kameramanına, kuaföründen, catering firmalarına, türlü franchising, organizasyon firmaları, müzisyenlerinden ses teknikerlerine, tatlıcılara, şekercilere, "yöresel kıyafet" satıcılarına, beyaz eşyacılardan, mobilyacılara, çiğköftecilere… genişçe bir kesim seferberdir.

Eş zamanlı bir başka gelişme, geleneklerin sektörlere dönüşme sürecinin düğün salonları ile sınırlı ele alınamayacağını düşündürtüyor: Kentsel ortamlarda taziye ya da yas evlerinin belirmesi. Yakın bir geçmişe kadar taziyeler ailelerin kendi konutunda kabul edilirken, ne gibi şartların zorlamasıyla özelleşmiş bir taziye evi varlık bulmuştur ve bu nasıl bir varlıktır? Diyarbakır’da sık rastlayacağınız türden bir tabela: Şırnaklılar, x köylüler, Kulplular taziye evi… 

Taziye evlerinin hemşeri dayanışma ağlarının bir mekanı olarak belirmesi Diyarbakır’ın metropolleşme süreçlerinde ve Kürtlerin toplumsal değişmelerinde nasıl bir aşamaya/momente/eşiğe işaret ediyor? Taziye evleri halihazırda erkeklere yönelik; kadınlar hala evde yas tutup taziye kabul ediyor. Bu bize ne söylüyor? Taziye evlerinin aynı anda hem seküler hem de dinsel bir kamusal mekan olmak gibi ikili bir karakter sergilediğinden söz edilebilir mi? Bu gibi mekanlar özel-kamusal ayırımının mekansal seyri açısından nasıl bir yerde duruyor?

Konuya, "gösteri" ve "gösteriş" boyutlarının atlanarak, salt bir örf- adet-gelenek meselesi olarak bakılamayacağını da belirtmek gerekir. Zira insanlar düğün salonu ya da taziye evlerine sadece görmek için değil görünmek için de giderler. Bu yönüyle kentlerin mahremiyet örüntüleri ya da mahremiyet tarihleri içinde de bu mekanlar önem ve anlam kazanıyor.

Gösteri ve gösteriş demişken, son günlerde duyduğum, komik olduğu kadar da düşündürücü bir anekdot geldi aklıma: Düğün salonlarında, oynayanların üstüne sahte Dolar atılmasından bıkan müzik emekçileri, sahte banknotları kendileri imal edip, TL karşılığında satıp üç-beş kuruş ek gelir elde ediyorlarmış. Böylece havaya Dolar uçuşturma ritüelinin her aktörü memnunmuş halinden!