Sayın Demir, Uluslararası Kürt Kültür Festival’lerinin hemen hemen hepsinde görev aldınız. Festival geleneğinin ortaya çıkışını değerlendirirmisiniz?
Kürtlerin Avrupa’da, özellikle Almanya’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile ilişkileri 1980’li yılların başından itibaren gelişmeye başladı. Geçen her yıl ile birlikte kitle daha da büyüyordu. 80’lerin sonuna kadar en büyük merkezi etkinliğimiz, işte yılda bir 15 bin kişilik salonlarda yapılan parti kuruluş yıldönümü kutlamalarıydı. Özgürlük hareketinin sürekli gelişip büyümesi ile birlikte 90’lı yılların başında artık bu salonlara sığmak mümkün değildi. Dış alanlarda yürüyüş, miting vb. etkinlikler yapıyorduk ama bir de Kürt kültür ve sanatını sergileyebilmek için daha büyük alanlara ihtiyaç vardı. Ve ‘böylesi bir etkinliği neden stadyumlarda yapmayalım?’ düşüncesi gelişti.

Festival kültürü beraberinde neler getirdi?

Kürt coğrafyası o kadar dağınık bir hale gelmiş ki gerekse yurt dışında gerekse sömürgeci devletlerin sınırları içinde Kürtler artık bölge bölge çok farklı sosyal ilişkiler geliştirmiş, kültürel değişiklikler olmuş, zenginleşme olmuş. Bütün bunların paylaşılmasında festival önemli bir rol oynamıştır. Örneğin İç Anadolu’da özgün bir şive oluşmuş. Yani farklı bölgelerden Kürtlerin bunların tümü ile tanışmaya, birbirine aktarmaya muhtaçtı.
Diğer yandan sadece siyasi içerikli eylemler, mitingler veya kapalı salonlarda yapılan etkinlikler Kürt kültürünü Avrupa kamuoyu ile paylaşmak, onlara tanıtmak için yeterli gelmiyordu. O nedenle yıllık buluşmamızı önce salonlara, sonra stadyumlara, o da yetmeyince hipodromlara taşıdık.

Peki festivaller bütün bunları açığa çıkardı mı?

Elbette. Bu festivaller geçmişte işte sömürgeci devletlerin kültürü gibi lanse edilip asimile edilmek istenirken, giderek bu kültür ve sanatın kime ait olduğunu ortaya çıkardı. Bu zengin kültürel değerlerin esas sahiplerinin kim, hangi halk olduğu gözler önüne serildi.
Bu festivaller ama başka önemli bir şeyi daha ortaya çıkardı. Mezopotamya dediğimiz coğrafyadaki dini veya etnik ‘azınlıkların’, örneğin Asuri-Süryanilerden tutalım Ermenilere, Keldanilere kadar, bu halkların kültürel değerleri de festivaller aracılığı ile kendini yaşatma, sergileme imkanını buldu. Örneğin Asurilerin folklor ekibi ya da Asuri dilince söyleyen Violet’in şarkıları, Aram Dikran gibi birden fazla halka hitap eden bir bileşke ortaya çıktı. Tabii bu zengin bileşim birçok kesimi gerçekten etkiledi.

Buna ilişkin belleğinizde kalan bir örneği paylaşabilirmisiniz?
Festivallerimize başka milletlerden, örneğin Alman, Basklı ya da Katalan gelen davetlilerle katılımcılar bize şunu diyordu: Geldiğimiz yerde kendimize ait resmi bir statü ya da bir devlet olmasına rağmen bu kadar zengin bir kültür-sanat programını tek güne sığdıran ama bir o kadar da insana keyifle izlenecek anlar yaşatan organizelere şahit olmadık.

İlk festival ne zaman gerçekleştirildi?
İlk festivalimizi 1992 yılının Ağustos ayında Almanya’nın Bochum kentinde gerçekleştirdik. Ancak o festivallerin burada vurgulanması gereken çok önemli başka bir boyutu daha var. O festivallerin hazırlanmasında, hatta stadyumlarda festival düzenleme kültürünün açığa çıkmasında özellikle dış ilişkiler ve benzeri boyutlarda Hüseyin Çelebi’lerin, Engin Sincer’lerin hem düşünsel hem de pratik çok büyük emek ve katkıları var. Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor.

İlk festivalin şiarı neydi ve ne kadar insan katılmıştı, hatırlıyormusunuz?
Yanılmıyorsam yaklaşık 55 bin insan katılmıştı. Şiarını tam hatırlamıyorum ama özgürlük ve barış temalıydı.

Peki ilk festivale katılan insanların yaklaşımları nasıldı? Neler gözlemlediniz?

O zamanlar stadyum denildiğinde akıllara spor müsabakalarının yapıldığı bir yer gelirdi. İnsanlar stadyumda festival yapma fikrini beğenip memnuniyetle karşılamıştı. Hatta ‘Heval, bunu süreklileştirelim. Ama her zaman da daha büyük stadyumlarda daha zengin programlar gerçekleştirelim’ şeklinde olumlu tepkiler geliyordu.

İlk festivalden aklınızda kalan...
Uzun zaman oldu. Hatip Dicle konuşmacılardan biriydi. O dönemde Kürt halkının dostlarından, örneğin Bilgesu Erenus gibi bir insanın festivale konuşmacı olarak katılması herhalde herkesi ilgilendiriyordu. İşte Kürt halkının değerli dostu Yunan milletvekili Theofilos Georgianis hem ilk festivalimizin hem de daha sonraki festivallerimizin kadim katılımcılarındandı. Festivallerde böyle bir gelenek de yaratıldı. Mesela Lübnan’ın efsanevi isimlerinden Dürzi lider Velid Canbulad Kürt Halk Önderi’nin esaretinin ardından yapılan festivale ailesiyle katılıp destek sunmuştu.

İlk festivali böyle görkemli bir şekilde başarmanın ardından neler hissetmiştiniz?

Tabii sadece benim değil, bütün arkadaşların o festivalden sonra yaptığı değerlendirmelerde, Kürtlerin de bir halk olarak diğer halklar gibi onurlu bir  yaşama sahip olma yöndeki kararlı duruşunun burada da ortaya çıktığı belirtiliyordu. Festival, hiç kimsenin düşünemeyeceği bir şeyi, bir yeniliği yaratmıştı. Bir de festivalin hemen ardından o güzel atmosfer bütün arkadaşlarda ‘bir dahaki festivali nerede, hangi stadyumda yapalım?’ tartışması başlardı, hemen hazırlıklara başlanırdı.

1994 yılındaki festival Almanya’da yapılamamıştı. Halim Dener anısına yapılan bu festival neden Hollanda’da yapılmıştı?
Şimdi Halim Dener’in katledilmesinin öncesi var. 1993’te Almanya’da yürürlüğe konulan PKK yasağı ile birlikte 29 dernek, bir federasyon, Kurdha haber ajansı ve Berxwedan gazetesi yasaklanmıştı. 35’e yakın Kürt kurum ve kuruluşu bu yasaktan nasibini almıştı.
26 Kasım 1993’te PKK yasağı ilan edildi. Halim Dener arkadaş Temmuz 1994’te katledildi. Halim Dener, bir grup arkadaşı ile birlikte Almanya’nın Kürtlerin renklerini, sembollerini yasaklama mantığına karşı, protesto amacıyla her tarafa ERNK afişlerini asıyordu. Hannover şehir merkezinde afişleme yaparken sorgusuz sualsiz ateş eden polis tarafından katlediliyor. Şimdi onun katledilişi ile PKK yasağının ilan edilmesi arasında 7-8 aylık kadar kısa bir süre var. İkinci festivalimizden sonra Alman devleti festival için yer kiralamamıza her fırsatta müdahale ediyordu. Durum böyle olunca Halim Dener’in ölümüyle birlikte ‘bu festival mutlaka yapılmalı, bu festival Halim Dener’e adanmalı’ demiştik. Almanya yasakçı ve engelleyici tavrında ısrar edince Halim Dener anısına 1994 yılında yapılan festival Hollanda’nın Hasselt şehri yakınlarındaki bir hipodromda gerçekleştirildi. O gün hava çok kötüydü. Ama Kürtler hiç durmadan yağan yağmura rağmen o açık alandan hiç ayrılmadı.

Festival gibi büyük bir organizasyonun beraberinde getirdiği zorluklar da olmalı. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Elbette ki festivallerin beraberinde getirdiği zorlukların iki boyutu var. Birincisi, Alman devletinin böyle çok keyfi uygulamalarından kaynaklanan zorluklar var. Çok aşırı güvenlik vb. bahanelerle sürekli festivaller üzerinde ağır bir baskı oluşturuluyordu. Örneğin 1995’te Almanya’da yapmak istediğimiz festivalin iznini Alman devleti evet-hayırlarla sürümcemede bırakması nedeniyle o sene ilk defa festivalimizi gerçekleştirememiştik.
1996 ve 1997’de Alman devleti festival koşullarını o kadar ağırlaştırdı ki tüm sorumluluğu üstüne alacak hiçbir Kürt kurumunu ve Kürt şahsiyetini kabul etmiyordu. Tabii biz de buna karşı değişik yöntemler uyguladık. Alman dostlarımızı, sivil toplum örgütlerini devreye koyduk. Ancak orada da bir sürü zorluk yaşanıyordu. Örneğin hiç unutmam, o dönemde bırakalım bir Kürt kurumunu, o kurumların bir odasını bile festival hazırlık komitesinin bürosu olarak kullanamıyorduk. Bunun için bir-iki aylığına bürolar kiralamak zorunda kalıyorduk.

Peki o emeklerin karşılığında yaşadığınız mutluluk anlarından en fazla aklınızda kalan hangisidir?

Dediğim gibi, ilk festivalimizin gerek düşünsel gerekse pratik anlamda emeği geçen Engin Sincer ile 2000, 2001 ve 2002’de daha görkemli festivaller hazırladık. Bu da bize nasip oldu. Dolayısıyla o süreçlerdeki festivallerimizin kültürel programları asla unutulamaz. Özellikle yaşadığımız coğrafyanın ve dünyanın dört bir yanından tanınmış sanatçılara festival programında yer vermek çok büyük bir keyif ve mutluluktu. Hatta bazı sanatçı ve dostlarımız bize şakayla karışık ‘dünyanın hiçbir yerinde 10 Euroluk biletlerle böylesine mükemmel bir kültür-sanat şölenini izlemek kimseye nasip olmaz ama Kürtler bunu kendi halkına ve dostlarına bir hizmet olarak sunuyor ve bundan çok büyük bir keyif alıyor’ diyordu.
Mesela o festivallerimizde Mezopotamya coğrafyasında yaşayan ve ciddi tehdit altında olan azınlık kültürlerinin yer alması unutulmaz, muhteşem bir şeydi. Örneğin Köln’deki bir festivalimizde bir yandan ezan sesi, bir yandan kilisenin çan sesi, öbür yandan da davul zurna sesleri geliyordu, bir yanda da semaha duruluyordu. Yine farklı kültür ve inançları temsil eden halk oyunları ekipleri aynı anda stadyumun çim sahasında buluştu. 20-30 farklı görüntü oluştu. Çok mükemmel bir şey. Onları hatırladıkça hala büyük bir heyecan yaşıyorum.

MURAT ALPAVUT