Gerçekte haklar anlamına gelen bu kurallar, hukuktan çok kanundur. Totaliter rejimlerde bu kuralları kral, sultan veya tiranın kişisel buyrukları belirlerken, zamanla meşruti rejimler olarak tanımlanan sistemlerde, halk tarafından seçilmiş parlamentolar bu görevi üstlenmiştir. Temsili düzeyde de olsa halkın belirli ölçüde istenç ve talepleri bu kuralların belirlenmesinde rol oynar.
Demokratik şekilde örgütlenmemiş, özünde tekçi bir ideolojiyi egemen kılmaya çalışan devletlerde bu süreçler şekli olarak vardır. Devletin yıllara dayanan bir hafızası ve buna dayalı bir “üst aklı” vardır artık. Bu akıl, şekli bir demokratik rejim görünümü altında kuralları özünde kendisi tayin eder.
Türkiye Cumhuriyeti devleti birkaç yüzyıllık geleneği olan bir devletin bıraktığı miras üzerine inşa edilmiştir. Cumhuriyeti kuran kadrolar, mevcut devlet aygıtı üzerinden yeni bir toplum yaratmayı öncelikli görev saymışlardır. Demokratik görünümlü gerçekte otoriter bir devlet modeli altında şekli bir modern toplum yaratmak temel amaçları olmuştur. Böyle bir toplum yaratmak amacıyla iki aracı çok etkili kullanmışlardır. Biri adına Kemalizm dedikleri resmi ideoloji, diğeri ise “kanun” olmuştur.
İdeoloji ile toplumun ortak bir görüş ve ruhta birleştirilmesi amaçlanırken; kanun aracılığı ile hem bir devlet hafızası oluşturulması ve hem de uygulamalara bir meşruiyet kılıfı giydirilmesi hedeflenmiştir. Kanun aracılığı ile Kürdistan’daki uygulamalara baktığımızda, bu amaçları daha belirgin şekilde görürüz. 1925 Kürt Ulusal Ayaklanması sırasında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu dayanak gösterilerek, binlerce insan katledilmiş, yüzlerce yerleşim yeri yakılmıştır. Aynı kanunla kurulan İstiklal Mahkemelerinde Şêx Said başta olmak üzere yüzlerce insan idam edilerek infaz edilmiş, binlercesi çeşitli cezalara çarptırılmıştır. 1935 tarihli Tunceli Kanunu ile de aynı amacın güdüldüğünü görmekteyiz. 1937-38 yıllarında binlerce insan katledilirken, Seyit Rıza idam edilmiştir. Bununla aynı zamanda isyan edenlerin çatışmada öldükleri, isyan liderlerinin de kanunla kurulup yetkilendirilmiş bir mahkemede yargılandıkları savunmasına zemin oluşturulmuştur.
2. Dünya savaşı sonrası dönemde uluslar üstü birçok kurum, kural ve denetim mekanizmaları oluşturuldu. Bunların en önemlisi Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’dir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bu kurumların temelini oluşturan iki temel belge olarak kabul edilmiştir. Bu sözleşmeler ihlal halinde yaptırım uygulamayı öngören denetim mekanizmaları da geliştirdiler. Elbette denetim mekanizmaları soğuk savaş koşullarında dünya politik dengeleri gözetilerek işletildi. Daha sonraki yıllarda güvence altına alınan haklar genişletilerek garantileri arttırıldı. Bunların en önemlisi ikiz sözleşmeler olarak anılan BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesidir. Bu belgeler ve denetim mekanizmalarıyla uluslar arası insan hakları standartları oluşturulmaya çalışılmıştır.
Meseleye Türkiye Cumhuriyeti açısından baktığımızda hem BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve hem de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin ilk imzalayıcıları arasında olduğunu görürüz. Ancak ikiz sözleşmeleri ancak 2003 yılında imzalamıştır. Buna karşın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin en etkili denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisini 1990 yılında kabul etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti bununla yetinmeyerek anayasasına koyduğu hükümle de, uluslar arası sözleşme hükümleriyle yasal düzenlemenin çelişmesi halinde, uluslar arası metinlerin öncelikli uygulanacağını kabul etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti böyle bir hukuksal çerçeve ile kendini sınırladığı halde Kürdistan’daki uygulamalarıyla bu ilkeleri sürekli ihlal etmiştir. Bundan dolayı 1990’lı yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından çok sayıda başvuru da mahkum edilmiştir. Bu ihlallerden kaynaklanan mahkumiyetleri azaltmak amacıyla iç hukukta yeni düzenleme yapma ihtiyacı hissetmiş, 2004 yılında kabul edilen bir yasa ile çatışmalardan zarar görenlerin maddi olarak tazminini yasalaştırmıştır. Bununla yetinmeyerek 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği sonucu 2012 yılından itibaren Anayasa Mahkemesine kişisel başvuru yolu açılmıştır. Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılacak başvuruların önüne geçilmeye çalışılmaktadır.
Bütün bu düzenlemelere karşın devlet; Kürdistan’daki uygulamalarında kısa süreli çatışmasızlık dönemleri dışında sürekli kendini tekrar etmiştir.
2013 yılı başında kamuoyuna duyurulan ve adına çözüm veya barış süreci denilen süreç içerisinde bile Kürdistan’da yeniden başlayacak bir savaşı öngörerek yeni düzenlemeler yapıldığını görmekteyiz. Bunların en önemlileri iç güvenlik yasası olarak adlandırılan düzenlemedir. Bu yasal düzenleme ile siyasal iktidarın temsilcisi olan mülki amirlere geniş yetkiler verilmiştir. Bununla yetinilmeyerek polis ve jandarmanın silah kullanma yetkisi, keyfi kullanıma da imkan verecek şekilde genişletilmiştir. Ayrıca yine bu dönemde askeri yasak bölgeler yasasında değişikliğe gidilerek, valilere geçici güvenlik bölgeleri oluşturma yetkisi verilmiştir.
Bu düzenlemeler ile verilen yetkiler, 2015 milletvekili seçimlerinden sonra sınırsızca ve keyfi biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde polis ve askerin keyfi silah kullanması sonucu birçok sivil yaşamını yitirmiş, valilerce birçok ilde geçici güvenlik bölgeleri oluşturulmuş ve Rojava Kürdistanı’nda yaşamını yitiren YPG/J lilerin cenazelerinin geçişine izin verilmemektedir. Bunun için gösterilen gerekçe, cenaze törenlerinin kitlesel olması ve bunun kamu güvenliğini tehdit edeceği iddiasıdır. Devlet sürekli kendini tekrar etmekle birlikte dönemsel klişeler de oluşturmaktadır. Uzun yıllar keyfi uygulamalar “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” klişesi ardına gizlenirken, son dönemde ”kamu güvenliği” klişesi kullanılmaktadır. Buradaki kamu güvenliğinden toplum güvenliğini kastedildiği söylense de bunun böyle olmadığını, bizzat idari uygulamaların toplum güvenliğini tehdit ettiğini görmekteyiz.
2013 yılında yapılan yasal değişiklikle, valilere geçici (15 gün süreli) güvenlik bölgeleri oluşturulmasına ilişkin yetkinin hangi amaçla kullanılacağı ve neye hazırlık yapıldığı son dönemdeki uygulamalarla gün yüzüne çıkmıştır. Rojava ile Kuzey Kürdistan arasında geçici bir güvenlik bölgesi oluşturulduğunda İŞİD çetelerine kimsenin görmesine imkan vermeden yardım ulaştırılacağı gibi, geçişlerine de göz yumulacaktır. Diğer önemli bir nedeni; Rojava Kürdistanı’nda Kuzey'den saldırı yapılmasına imkan vermektir. Bununla uluslar arası bir suç gizlenmeye çalışılacaktır. Kuzey Kürdistan’ın diğer bölgelerinde oluşturulacak geçici güvenlik bölgeleriyle hem sivil insanların gerilla ile temasını önlenmiş olacak ve aynı zamanda yerleşim yerlerinin boşaltılması ve zorla yerinden edilme uygulamasına zemin hazırlamaktır. Yasal olarak olmasa da böylece pratik olarak yeni bir OHAL uygulamasına geçilmiş olunacaktır.
Hukuki olarak kişilik, ölümle sona erer. Ölen bir kişi hakkında kimsenin herhangi bir tasarrufta bulunma ve yaptırım uygulama yetkisi bulunmamaktadır. Sadece ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla otopsi işlemi yapmak mümkündür. Yaşamını yitirenin yakınlarının ölen kişinin hatırasına saygı gösterilmesini isteme hakları vardır. Bu hak, inancına uygun defnedilme hakkını da kapsar. Son dönemlerdeki cenazelerin sınırda bekletilerek geçişine izin verilmemesi meselesinin ne hukuki, ne insani ve ne de ahlaki olarak açıklama olanağı yoktur. Keyfiliğin ötesinde insanlık dışı bir uygulamadır. Devletin ölülerimizden korkması yeni değildir. Şêx Said ve arkadaşları ile Seyit Rıza’nın mezar yerleri hala bilinmemektedir. Kürdistan’da kimliği belirlenmemiş yüzlerce toplu mezar bulunmaktadır. Cenazelerin geçişinin engellenmesine imkan veren bir yasal düzenleme olmadığı gibi aksine ölüye saygısızlık cezai yaptırıma bağlanmıştır.
Cenazelerin geçişinin ve ailelere tesliminin engellenmesinin yanı sıra ulusal ve uluslar arası hukuku tamamen ihlal eden diğer bir uygulama, altı YPG'linin Türkiye tarafından El Nusra çetesine teslim edildiği iddiasıdır. Türkiye’de tedavi gördükten sonra adli mercilere çıkarılarak ifadeleri alınmasına rağmen sınırdışı edilmemeleri gerekirken, bu ihlal edildiği gibi savaşın hüküm sürdüğü bir ülkeye geri gönderme yasağını içeren uluslar arası kural da ihlal edilmiştir. Devlet Kürtlerin dirileriyle de ölüleriyle de savaşmaktadır. Bunu yaparken de hiçbir hukuki, dini, ahlaki ve insani kurala uyma zorunluluğu da hissetmemektedir.