İlgilenmiyordum ve işime de yaramıyordu. Hafızanın ne demek olduğu konusunda herhangi bir fikrim olmadığı gibi, o an gördüklerimin bugün benim için birer hatırlayış olacağının da farkında değildim. Ufak tefek, geniş çiçekli desenleriyle bir pijamam vardı ve üzerimde de yine geniş, sade süt beyazı bir kazak.
Dedem toplamıştı oğullarını, evin koca düzlüğe bakan yüzünde, gölgeye sırtını dayamış oturuyordu. Narin bir adamdı. Tombul, tatlı ve sempatik olmasa da güler yüzlüydü. Uzun boylu ve olabildiğince zayıftı. Saçlarının dökülmüş olduğunu çok sonraları farkedebilmiştim. Hep sessiz kalırdı, kimseye söylememesi gereken bir sırrı varmış gibi. Çok da tanıyamamıştım zaten onu sırlarından ötürü.
Kışları, çok fazla şimşek çaktığında, yıldırımlar düştüğünde, yağmur deli gibi yağdığında annem sarılırdı bana. Koynuna basar ve "Razê… Dengê deva tê" der ve uyutmaya çalışırdı beni. Korkmam için uyumam gerekirdi ve gariptir uyumam için de beni "Dengê deva tê" diyerek korkuturdu.
* * *
Uyandım. Kimse yoktu evde. Garip bir şeyler oluyordu. Korktum. Bir an önce dışarıyı görmem, annemi görmem gerekiyordu. Dedemi toprak evin damında, taburesinde oturmuş, sırlarını karşısında duran uçsuz bucaksız ovaya aktarması için rüzgarla muhabbet ediyor bulmalıydım. Güvende olacaktım o zaman. Salona vardım. Evin iki giriş kapısı vardı ve ikisi de salondaydı. Biri bahçeye bakıyordu. Diğeri ise koca bir boşluğa. Normal zamanlarda o boşluğu annem ve köyün kadınları toplanıp bir şeylerle uğraşarak dolduruyorlardı. Ya yün döverek, ya kış için kurutmalık sebze hazırlayarak ya da başka bir şeyler yapmak için toplanırlardı illa. O gün boşluk boştu. Annem de yoktu, köyün diğer kadınları da.
Boşluğa bakan kapıya yanaştım. Toprak evin damında biri vardı. Gölgesi düşüyordu kapı eşiğine. Dedem olmadığına emindim. Henüz ben ağlamam gerektiğinin hesabını yaparken bir çığlık koptu. Giderek yaklaşıyordu. Çatıdaki gölge, istifini bozmuyordu. Çığlık yaklaştıkça beraberinde sert, ritmik ayak sesleri de daha dolgun doluyordu kulaklarıma. O sesler yaklaştıkça ıslanıyordu gözlerim, dudaklarım titriyordu, çocuk midem uzay boşluğuna dolmuş gibi hava doluyordu. Çığlık durdu bir süre sonra. Daha fazla yaklaşamadı. Annemi kolundan tutmuştu iki yeşil üniformalı. Ayak seslerinin sahibi duruverdi karşımda. "Annesinin yanına götürün" sesinden sonra yeşile sarıp anneme götürdüler. İçeride bir şeyler yaptı o ayak seslerinin sahibi. Sonra birkaçı daha girdi eve. Birden takır tukur sesler gelmeye başladı içeriden. Menenjite yakalandığım zaman babamın bana aldığı üç tekerlekli bisikleti kırıyorlardı…
* * *
Çekiştirile çekiştirile köyün meydanına götürüldük. Meydanın kuzeyinde iki tek katlı yapıdan oluşan köy okulu vardı, güneyinde ise mezarlık. Köylüyü mezarlık duvarının arkasında topladılar. Ölülerimize basmamızı mı istediler bilmiyorum ama bugün bile o mezarlığın önünden her geçişimde sanki bir kalabalık koşturuyormuş orada ve adımları toz kaldırıyormuş gibi oluyor. Sanki o toz hiç düşmemiş yere o günden beri.
Namlular doğruluydu köylüye. Erkekleri almaya başladılar. 'Komutan', her erkeğe teker teker bir şeyler soruyordu. Erkek, verdiği cevaptan hemen sonra kolunda iki 'asker' buluyordu. Okul diye kullanılan yapıların arkasına geçiliyordu. Bir daha çıkmıyorlardı sanki oradan erkekler.
Sıra dedeme gelmişti. 'Komutan' bir şeyler sordu, dedem cevap verdi. İki 'asker' girdi koluna dedemin. O ana kadar hiç dinmeyen kadın çığlıkları, çocuk ağlayışları, kalan erkeklerin fısıltıları, askerler şakalaşırken çıkardığı sesler susmuştu. Kendi hıçkırıklarım bile susmuştu sanki. Dedem bulanık bir tünelde yürütülüyordu sanki. Her şey sessizdi sanki. Okulun arkasına götürdüler onu. Sanki duyuyor gibiydim olanları o kadar çığlık, haykırış, kahkaha, şakalaşma ve fısıltının arasından. Kocaman bir tokat sesi cız etti içime. Alt dudağım titredi. Dedemin sol yanağına yediği tokat, sağır edercesine doldurmuştu kulağımı ve çığlık atar gibi bir ses yükseldi annemin eteğine saklanan gövdemden. Okulun duvarları yıkılmış gibiydi. Olanları görüyor gibiydim. Karnına yediği dipçik darbesiyle eğildi dedem. Sırtına indirdiler dipçiği. Yüzüne yediği tekme sırtını toprağa verdi. Ellerine bastılar. Ezdiler. Elinin altında ezilen çalıların sesini duyuyordum. Bir süre sonra daha fazla ezilemeyeceğini anlayan çalılar diretti ve sol avucunun içinden baş gösterdiler dedemin. Derisini yırtmış, kemiğini delmiş ve diğer taraftan çıkmıştı kırık dal parçası. Çığlığı içine gömülmüştü dedemin, ben çığlığına…
* * *
Eve döndük. Dedemi almışlardı. Annem, evin kapısına bakan o koca boşlukta oturmuş, evi izliyor, ağlıyordu. Ağabeyim evin içinde sağlam bir şeyler arıyordu. Meğer babam o günlerin bizim için birer hatırlayış olacağının farkına çoktan varmış ki o günleri fotoğraflaması için, fotoğraf makinesi almıştı ağabeyime. Ağabeyim evden çıktığında fotoğraf makinesi sapasağlam duruyordu elinde. "Tenê ev maye" dedi, yere fırlattı makineyi. Üzerine bastı, ezdi, parçaladı makineyi… O günden iki yıl sonra 16 yaşındayken daha gitti, dönmedi de bir daha. Kızdım ama o fotoğraflarını toplamıştı zaten ve hafızanın ne demek olduğunu da iyi biliyordu artık o yaşında.
* * *
Seneler geçti üstünden. Köye, şehre yerleştiğimizden beri ilk defa gelmiştik. Köy okulu, yüzlerce mavi önlüklü görmesine rağmen hiç mezun vermemiş gibi duruyordu orada. Bugün hala öyle.
* * *
Dedem, duymuyordu artık. Konuşması ağırlaşmıştı. Yürüyemez haldeydi. Aldığı darbeler, çektiği acılar bir şeyler koparmıştı ondan ve ağır ağır bu hale getirmişti onu. 8 yıllık bir eriyiş. Hastaneye götürmek için şehre getirtmiştik. Eriyişin sebebini 'içine gömdüğü çığlıklar' olarak açıkladı doktor. Canım acıdı, 'ahhh' çekesim geldi, içime gömdüm.
O gece bizde kaldı. Yanında uyudum. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Çığlıklar duydum. Gözümü açtığımda birinin kolunda diğer odaya doğru götürülüyordum. Dedemi bir daha görmedim. Ölmüştü.
* * *
16 yaşıma geldim. Köye, dedemin ölümünden sonraki ilk gidişimdi. Halam, babaannemle kalıyordu. Kıştı. Şimşekler çakıyor, bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur. Kocaman yağmurun yanına bir de camlara çarpan rüzgarın sesi eklendiği için amcamın henüz 10'unu doldurmamış çocukları korkmuştu. Halam, ampulü söndürdü, topladı çocukları eteğine. Kısık ve sevecen bir sesle: "Razên… Dengê deva tê."
Dengê deva tê: Bu söz söylenirken çocuklar "devlerin sesi geliyor" şeklinde anlayıp korkarlardı. Oysa annelerimiz, ablalarımız, halalarımız bunu söylerken "ağız sesleri geliyor" diyerek aslında bizi kandırarak korkutmuş oluyorlardı. Bizim saflığımızı kullanıp bizi uyuturlardı. Ben ise bunu "develerin sesi geliyor" diye anlar, deveden korkup korkmamak arasında gidip gelirdim. Develerden korkulur mu bilmiyorum ama o günkü develer ile bugünkü develer arasında da dev gibi bir fark var.
MEHMET ÜÇAR: Dengê deva tê