Akşam yorgun argın eve döndüğüm çoğu zaman küçük kızım Zerda; “Baba, bana dedemi anlatsana” der. 23 senedir duvarımızda asılı olan kayınpederim “Ramazan Yüce” ile göz göze gelirim o an. Gözleriyle bana adeta “Anlat, anlat ki o vahşet yılları unutulmasın, anlat ki ahımız ve intikamımız kıyamete kalmasın” der gibi. Resmine baktıkça yüreğimin ve bilincimin pandora kutuları gibi kendiliğinden açılıyor olması, adı gibi Yüce olan Ramazan amcayı nasıl anlatmalı?
Vahşetin kol gezdiği yıllardı. İnsan kanının sudan ucuz olduğu, her gün toprağa adsız kahramanların düştüğü yıllardı. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin doruğa çıkmasıyla Silvan’da yüzlerce genç erkek ve kız, en güzel renklerini kuşanarak dillerinde özgürlük türküleriyle dağın yolunu tutmuşlardı. Sevdanın ve özgürlüğün yolunu engelleyemeyen devlet güçleri, adeta kudururcasına gerillaya katılanların ailelerine ve yakınlarına saldırıyordu. Serhildan havasının estiği bu yıllarda, ölümsüzleşen her gerillanın cenazesi büyük törenlerle karşılanıyor, slogan ve zılgıtlarla toprağa verilen bu insanların yeri hemen başkaları tarafından dolduruluyor, “Silah namustur” denilerek, elden ele dolaştırılıyordu.
Yakınlarından birisi de dağda olan rahmetli kayınpederim Ramazan Yüce’ydi. 1985’te Kozluk Tuzlagözü mevkiinde şehit olan amcası Eyüp Yüce’nin cenazesine sahip çıkmış, cenazeyi Silvan’a getirerek, dini merasimin ardından defnetmişti. Cenazelerin otopsisini yapan doktor, Eyüp ve arkadaşlarının zehirlenme sonucu öldüklerini söylemişti. Ramazan amca yurtseverliği kadar merhameti ve dindarlığıyla da tanınan bir insandı. Okul hademeliği yanı sıra, su tesisat işleriyle de uğraşırdı. Çoğu yoksul insandan emeğinin karşılığını almadığı gibi, bu insanların cebine para koyacak kadar merhametliydi. 1980 askeri darbesinde çoğu insan gibi o da işkencelerden nasibini almıştı. Gözaltında bulunduğu süre içerisinde büyük eziyetlere maruz kalmıştı.
Yurtsever ve halkçı özelliklerinden dolayı devletin gözü hep üstündeydi. Gittiği her yerde takip ediliyor, buna rağmen elinden gelen hiçbir şeyi de esirgemiyordu halkı için. 1990’lı yıllar, devlet baskısının yoğunlaştığı yıllardı. Birçok insan gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamıyordu. Cenazeler daha sonra ya toprağa gömülmüş bir şekilde ya da yanmış bir halde kırsal kesimlerde ortaya çıkıyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bölgeye gönderilen kiralık katiller sürüsü Hizb-ul kontra örgütü adı altında adeta yurtsever avına çıkmışlardı. Ortalama maaşların 1-2 milyon olduğu bu dönemde, öldürülen her insan için 50 milyon, yaralanan her insan için ise 25 milyon para ödeniyordu bu katillere. Para tabii ki devletin örtülü ödeneğinden karşılanıyordu. Hayatında birkaç milyonu bir arada görmemiş bu insanlar, öldürmek için fellik fellik yurtsever insan arıyordu. Çoğu insan korkudan evinden çıkamazken, kimileri göz yaşları içerisinde ata toprağını terkediyor, kimisi de can korkusundan bu insanlara yanaşmayı tercih ediyordu.
Vahşetin kol gezdiği, Azrail’in durmadan mesai yaptığı bu yıllar, adeta can pazarıydı. Panik ve korku her tarafa egemendi. 1991-1992 ve 93’te evlenen birçok insan düğün yapmadı Silvan’da. Gelinler yas elbiseleriyle evden çıkarılıyordu. Yaz sıcağında damlarda yatmaya alışık olan Silvan halkı, bu yıllarda bırakın damda yatmayı, yan tarafındaki komşusuna dahi gidemiyordu. Nüfusu yarı yarıya azalan kentin ruhu ölmüştü. O Silvan ki 5000 yıllık tarihiyle nelere meydan okumamıştı ki!.. Ama bugün faili meçhullerle yarası kanayan kadim bir kentti. Vahşette sınır tanınmıyordu. Evi Hizb-ul kontra elemanları tarafından gaspedilen Hacı Mehmet Tahir Gövenç, ucu çivili sopalarla linç edildi.
Askerden yeni gelen dünyalar güzeli Dersim Tanış, annesinin yanı başında, ensesinden aldığı kurşunlarla annesinin kollarında son nefesini verdi. Çarşıdan yoğurt alarak eve dönen Ahmet Turan, caddenin ortasında vuruldu, kanı beyaz yoğurda karışarak caddeye saçıldı.
Vahşet yıllarında herkes kendi derdine düşmüştü. Bir gün fazla yaşamak bile büyük bir işti. Yanında oturduğu insanın, ertesi gün ölüm haberini alıyorduk. Ağızlara bıçak vurulmuş, boynu bükük, yetim bir kente dünüşmüştü Silvan...
Yeni nişanlanmıştım, kendime göre büyük hayallerim vardı. Bütün bu kan deryasında hayal kurmak bile güzeldi. Düğün tarihi belirlenmiş, tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Düğün derken başta da belirtiğim gibi sazlı, sözlü bir düğün olmayacaktı. Gelin sessizce evinden alınacaktı.
Düğüne bir hafta kala kayınpederim Amed’e gidip dışardan lise diploması için imtihanlara girecekti. Eşine kaç sefer takip edildiğini hatta takip edenin eşgalini bile söylemişti.
Eşine, “Pakize, beni takip eden 17-18 yaşlarında, tıfıl gibi bir çocuk. İsteseydim kendisini on kere vururdum ama ben nasıl kıyarım bir cana” dedi. Katiline bile merhamet edecek kadar aslan yürekliydi. O acıdı ama onlar acımadı. Amed’e giderken de takip ediliyormuş. İmtihanlardan sonra arkadaşı Rıdvan Yanardağ ile birlikte, Melik Ahmet’te dolaşırken usulca, yanlarına yaklaşan katil, ensesine ateş ederek dağ gibi adamı yıkıvermişti.
Vahşeti anlatmak için vahşeti yaşamak lazım. Bu satırları yazarken yine kendisiyle göz göze geliyorum, boğazım düğümleniyor....
Hani derler ya, kara haber tez yetişir diye. Şehadetiyle dünyalar başımıza yıkılmıştı sanki. Olayı duyar duymaz, hepimiz yollara düşerek cenazenin olduğu Devlet Hastanesi’ne geliyoruz. Kanlar içindeki cenazeyi teşhis için bize gösteriyorlar. Bir değil, birden fazla cenaze vardı morgda. Bir dosya çıkarılır gibi insan cenazeleri çekmeceden çıkarılıyordu. Sanki bir korku filiminin içindeyim; bağırmak, haykırmak istiyorum ama dilim lal, yüreğim paramparça...
Derin bir uykuya yatar gibi uzanmıştı Ramazan amca. “Haydi kalk, eve gidiyoruz” desek, hemen kalkacakmış gibi... Ensesinden giren kurşun, alnından çıkmış. Yüzlerce derde deva olmuş elleri kalbinin üstünde...
Tabuta koyduğumuz Ramazan amcanın cenazesi yol boyunca kanadı. Kan damlaları tabutun kenarından sızarak toprağa karışıyordu. Kanı, yaralı coğrafyamın kanına karıştı. Tanıyan tanımayan herkes, o gün cenazesine koştu.
Meğer ne çok seveni varmış! Bilmediğimiz, tanımadığımız birçok insan arkasından gözyaşı döküyordu.
Her gece uykuya dalarken, bir yusufçuk gelip pencereme konar. Vahşetin, acıların koynundan çıkarak ona sarılmak isterim. Kanayan gecelerimi, dinmeyen acılarımı ve karanlığa dair ne varsa unutmak, yusufçuk kuşumla, güzele ve insana dair şeyler konuşmak isterim çoğu zaman.....