2015, Avrupa Birliği (AB) devletlerinin ve medyasının mülteci kriziyle tanıştığı yıl oldu. Bu yılın başlarında krizin hem insani hem de siyasi boyutu, tüm çıplaklığıyla Avrupa ülkelerinin gündemine oturdu. Bunun nedeni, son on yıldır Akdeniz'de 20 bine yakın mülteci ölmesine rağmen 2015'te kısa bir arayla iki ayrı tekne faciasında 1200 mültecinin boğularak hayatını kaybetmesiydi. Yıl bitmeden bu korkunç rakam 3 bini aşmış durumda. Bu facialar, yaşanan insanlık dramını bugüne kadar olduğunun aksine görmezlikten gelinemeyecek şekilde ortaya koydu. 

Avrupa hükümetleri üzüntülerini dile getiredursun, bu katliamın nedeni aslında çok açık ve netti. Zira aynı hükümetler 2014 sonunda Akdeniz'de arama ve kurtarma çalışması yapan "Mare Nostrum" projesini sonlandırmıştı. Bu kararı alırken AB'nin gösterdiği neden, "kurtarma faaliyetlerinin göçmenlere Avrupa'ya geçiş için çekici bir etken olduğu" idi. AB bakanları, mültecilerin savaş, ölüm ve işkenceden kaçtığı gerçeğini umursamayıp geçiş yollarında onları ölüme terk ederek durduracağını sandı. Oysa mültecilerin Avrupa'ya geçişi, bir tercih ya da macera değil, zorunluluktu. Binlerce kişinin göç yolunda boğularak ölümü ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal tepki nedeniyle biraz olsun köşeye sıkışan AB, Akdeniz'de yeniden sınırlı sayıda kurtarma faaliyetine başlamak zorunda kaldı. 

Ancak bunu yaparken yeni bir suçlu ve neden bulunmuştu: "İnsan kaçakçıları". Hiç zaman kaybetmeden AB, insan kaçakçılarını gerekirse askeri operasyonlarla durdurmayı, tekneleri Kuzey Afrika sularını terk etmeden batırmayı ve benzeri önlemleri tartışmaya başladı. Planlanan şuydu: "İnsan kaçakçıları olmasa mülteciler de olmaz." Oysa ki insan kaçakçıları, AB'nin yasal-güvenli bir geçiş ve sığınma hakkı sunmadığı bir ortamda, çaresiz kalmış mültecilerin durumundan faydalanan ve para için bu işi yapan oportünistlerdi. Bu çetelerin var olma nedeni, AB'nin kapalı sınır politikası ve kaçmak zorunda olan mültecilerin varlığı idi.


Suçlu hazır!

AB, 2015 Nisan döneminde Akdeniz'den mülteci geçişini engellemek üzere hazırladığı 10 maddelik eylem planını tartışmaya başladı. Bu planın amacı, mültecilere insani ve yasal destek sunmak ve onlara yardım etmek değildi. Tek amaç, mültecileri AB sınırlarından uzak tutmaktı.

Plan hedeflendiği gibi eyleme geçirilemedi ama bu süreçte AB yeni bir gerekçe daha keşfetmişti: Libya'nın içinde bulunduğu kaos. 2011'de "Arap Baharı" ayaklanmalarının ve farklı unsurlar arası çatışmaların yaşandığı Libya'yı diktatör Kaddafi'den kurtardığını iddia ederek bombalayan ve daha da büyük bir kaosa sürükleyen AB, şimdi kendi eseri olan bu kaotik durumu, mülteci geçişleri konusunda suçlu ilan ediyordu. Suriye gibi Libya da Avrupa politikaları ile daha zorlu bir çıkmaz sokağa girmişti. Avrupa, olanların uzaktan seyircisi değil bizzat müdahili idi.

Bütün bunlar olurken pek çoğumuzun tahmin ettiği üzere Ege Denizi'ne kıyısı bulunan Türkiye üzerinden de mülteci geçişleri hızlandı. İzmir üzerinden sahil kasabalarına, oradan da Yunan Adaları'na şişme botlar, kapasitesinden çok daha fazla yolcu alan eski, bozuk teknelerle geçmeye çalışan mülteciler ve dolayısıyla ölümler arttı. İzmir, Bodrum ve Kos'ta mültecilerle doğrudan konuşmuş, durumlarını yerinde görmüş herkesin kabul edeceği bir gerçek var: 2011'den beri var olan mülteciler, ilk olarak kendi yurtlarındaki ölümden belirsizliğe, evsizliğe, işsizliğe ve giderek artan ırkçılığın olduğu bir ortama kaçmıştı. AB devletleri görmezlikten gelse de geçen yıllarla beraber bu mültecilerin ülkelerine geri dönüş umutları tükeniyor, sayıları artıyor ve koşulları giderek kötüleşiyordu. Yani mülteciler için kriz, AB medyasının anlattığı gibi 2015'te değil 2011'de başlamıştı. Bu belirsizlik ve kötü koşullarda yaşayan mülteciler, artık bir sonraki göçe başlamak zorundaydı. 


İnsani ve insanlık dışı yüz bir arada

AB öncelikle yine Yunan Adaları'na geçişi engellemek üzere kolları sıvasa da mültecilerin bu zorunlu göçüne engel olamayacaktı. Geçişler arttı, ölümler de. Ege giderek mezarlığa dönüşürken ve Yunanistan, adalardaki mülteciler konusunda AB ile didişirken Alan Kurdî'nin kıyıya vurmuş haldeki ölü bedenini gösteren fotoğraflar tüm dünyayı şoke etti. Alan, boğulan ne ilk ne de son yavruydu. Ama o fotoğraf ve ardından Avrupa'da sıradan insanların mültecilerle dayanışma faaliyetlerini artırması, AB liderlerini bir kere daha köşeye sıkıştırdı. Yalandan döktükleri iki gözyaşı ile birlikte AB liderleri, birbirleriyle amansız bir yarışa girdiler. Dertleri, "kim en az sayıda mülteciyi en uzun sürede alacak" idi. Kotalar konuşulurken kimi AB ülkeleri sınırlarını kapatmaya, kapılarına asker ve polis yığmaya başladı. Ve mülteci krizi artık hem AB sınırları dışında hem de içinde; hem insani hem de siyasi bir kriz haline dönüştü. 

Bir yandan Avrupa halklarının güzelim insani yüzünü görürken öte yandan AB devletlerinin katı, insanlık dışı, tarihsel sorumluluklarını ve görevlerini reddeden ırkçı yüzüne tanık olduk. Şimdiyse AB ülkeleri, zorla vardıkları anlaşmayla 120 bin mülteci alacak. Ancak varılan anlaşmanın içinde sınır dışı edilmelerin artırılması, sınırların daha da kapatılması ve Türkiye gibi ülkelerle işbirliği yaparak mültecilerin geçişine engel olunması gibi kararlar da var. Kısacası 120 bin kişiden sonra AB, en başta uyguladığı politikalara geri dönüyor. 


Artık insani değil siyasi bir kriz! 

Bu politika, insan tacirlerinin, tehlikeli geçişlerin ve ölümlerin artmasına neden olacak. Çaresiz kalan mülteciler, elbette yeni ve tehlikeli yollar deneyecek. Arkalarında dönecekleri bir ülke olmayan savaş mağdurlarının başka ne yapması beklenebilir?

Bütün bunlar olurken Avrupa ırkçılığı da boş durmuyor. Mülteciler arasında DAİŞ unsurları olduğunu gösteren sahte fotoğraflardan tutalım da İslam'ın AB'yi kuşatmaya aldığına kadar geniş bir propaganda faaliyeti, basın aracılığıyla yürütülüyor. Yıllardır ekonomik krizin altında ezilenlere güvencesiz ve işsiz oldukları sürekli hatırlatılarak kimi Avrupa halklarının mültecilere sırtını dönmesi için büyük çabalar sarf ediliyor. Avrupa egemenleri, yarattıkları krizi kullanarak ırkçı duyguları tüketime sunuyor. Oysa ki halktan vergi alıp zenginin çıkarını koruyan hükümetler ve kemer sıkma politikaları, mülteciler olsa da olmasa da vardı.

Artık mülteci krizi sadece insani değil aynı zamanda siyasi de bir kriz. AB'nin sahte gözyaşları ve okyanusta damla olarak görülen mülteci kotası, ne acil sorunu çözecek ne de uzun vadede kalıcı bir çözüm getirecek.

Buna karşı verilmesi gereken mücadele, hem mültecilerle insani bir dayanışmayı esas almalı hem de Avrupa devletleri ve AB'nin işbirliği yaptığı ülkelerde siyasi ve ırkçılık karşıtı bir mücadeleye dönüşmeli. Ancak ve ancak hakların tavrı gidişatı belirleyecek. O nedenle AB'nin Afganistan, Irak, Filistin, Libya, Mali ve Yemen'de ortaya çıkan mülteciler konusunda sorumluluğu ve oynadığı tarihsel askeri ve siyasi roller de hatırlatılmalı. AB'ye, "Sınırları aç, mültecilerin geçişine izin ver" diye haykırılmalı. Aksi durumda, tarih kitaplarının "barbarlık" diye yazacağı bir dönem olacak.