Bir sanat eserinin, eleştiriye tabi tutulurken temelde eleştirinin sanat eserinin kendisinden hareketle yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bir sanat eseri de asla onu üreten sanatçıdan, sanatçının sınıfsal yapısı ve ideolojik konumlanmasından bağımsız asla ele alınamaz. Bir de eğer sanatçı ürettiği eserle ilgili veya genel olarak sanatla, politikayla, dünyaya bakış açısıyla ilgili bir takım laflar etmişse, elimizde bunlarla ilgili veriler varsa mutlaka bu verilerin de dikkate alınarak sanat eserinin değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Yukarıdaki değerlendirme ölçülerinden hareketle "Karpuz Cenneti" adlı kısa metrajlı filmi, filmin kendisini ve filmin yönetmeninin sinemaya, sanata bunların toplumsal ilişkisine dair söylemlerini esas alarak değerlendirmeye çalışacağım. Film, bir küçük kız çocuğunun kafasını suya sokarak kendisini boğmaya çalışması çabasını gösteren bir kareyle başlıyor. Bu kareyle, bu çocuk nezdinde bu çocuğun yaşadığı çevrenin boğucu bir baskıyla çevrelenmiş olduğu bir ön belirlemeyle anlatılmış oluyor.
Nedir bu boğucu baskı? Doksanlı yıllarda Kürdistan’da (yönetmen Batman’lı, Batman’dan bir hikaye anlatıyor) yaşanan dinci baskı (Hizbullah). Her ne kadar filmin arka planında kaçırılan, öldürülen insanlar görsek de filmde öne çıkan ana mesaj dar pantolon giydiği için dövülen öğretmen oluyor. Bu arada kaçırılan insanların ve bu insanları kaçıranların ve öldürenlerin kim olduğu ve maksatları belli değil. Ama öğretmeni dövenlerin bunu dini bir saikle yaptıkları belli. Velhasıl bu dini atmosfer içinde anlatılanlardan, yapılan dini propagandalardan etkilenen küçük kız çocuğu eğer adet görmeden yani kadınlığa geçiş yapmadan ölürse cennete gideceği ve cennette, çok sevdiği karpuzu bol bol yiyebileceği için damdan atlayarak kendini öldürmeye çalışıyor. Hikayedeki ana çatışmada bunun üzerine kurulmuş. Yer, dönem ve politik bağlamından bağımsız ele alınsa aslında güzel bir hikaye.
Film bittiğinde insanın aklında kalan şey, dinsel gericiliğin bir çocuğun yaşamında yarattığı travma oluyor. Bunun, yönetmenin zihninin aldığı Kemalist şekillenmenin bir tezahürü olarak okumanın filme bir haksızlık olacağını düşünürken yönetmen altın portakal film festivalinde ödül alırken filmini Kürt bilgesi Musa Anter’in yanı sıra Uğur Mumcu’ya (kendisi, ömrünü Kürt Özgürlük Hareketini terörist bir yapılanma olduğunu anlatmaya hasretmiş bir Kemalisttir) da adayınca Kemalizmin, yönetmenin zihnini bulandırdığına dair yargımın yerinde olduğuna kanaat getirdim.
Hizbullah ve doksanlı yıllar deyince bir Kürdün aklına "vahşet, ölüm, domuz bağı" gelir. Ancak Kemalist bir algı bu döneme dair yapacağı bir filmde gericilik gibi bir algıyı öne çıkarabilir. Yönetmenimizin bir Kemalist aydınlanmacı olduğunu Radikal gazetesine verdiği "Türklerin merak edeceği filmler çekmiyoruz" başlıklı röportajdaki söylemleri de destekliyor. Gazetecinin sorduğu "Kürt meselesiyle ilgili filmleri Kürtler bile az izliyor, bu konuda ne diyorsunuz?" sorusuna, yönetmenimiz. "Evet, kesinlikle. Bunun nedeni Kürtlerin çok eğitimli ve çok sanata yatkın bir toplum olmamasıdır" cevabını veriyor. Tam da Kemalist kolonyalizmin Kürtleri tanımladığı ölçülerden tanımlıyor Kürt toplumunu yönetmenimiz.
Bugün Ortadoğu’da büyük bir demokratik devrimin, kültürel ve sanatsal yükselişin öncülüğünü yapan Kürt halkını, yönetmenimiz hala sömürgecinin tanımladığı yerden okuyor. Ve ekliyor daha sonra: "Ama Türklerin de izlememesinin nedenini Kürtler’de aramak lazım. Demek ki biz Türklerin anlayacağı ya da izlemeye tahammül edeceği, merak edeceği senaryolar yazıp, filmler çekmiyoruz." Böylece sanatsal üretimlerimizi de ve bu üretimlerimizdeki gerçekleri dile getirişimizi de Türklerin tahammül sınırlarına veya merak edecekleri ilginçlik ölçülerine göre ayarlamamız gerektiğini öğütlüyor Kürt yönetmenlere.
Sömürgeci müdahaleye maruz kalmış bir zihinsel yapıdan kendini kurtaramamış bireyler kimliklerini sömürgeleştirenden geçerek tanımlarlar; onların diliyle kendilerini tanımlar, onların zihin yapısıyla kendi gerçeklerini yoruma tabi tutarlar.
Melez kültürde çiftli bilinç
Bir sanatsal ürün değerlendirmeye, eleştiri ve yoruma tabi tutulurken eserin üretildiği toplumsal zemin ve yapı, üretildiği dönem, eseri ürettiği politik koşullar, daha da önemlisi eseri üreten sanatçının kişiliği, yaşamı, politik duruşu, kendi eseri veya sanatla, dünyayla ilgili geliştirdiği söylemler de dikkate alınmalı mıdır? Sanat eseri eleştirisi yapılırken bunlardan hangisi ya da hangilerinin esas alınacağına dair çok çeşitli kuramlar ve tartışmalar yüzyıllardan beri sürmektedir.