Geçen hafta, 8 Mart Dünya emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla basın, hükümetin kadınlar lehine yeni bir yasa tasarısı hazırlattığını, abartılarla süsleyerek müjdeledi bize.
Yasada gizli çirkin ayrıntıların üstünü örterek, iktidarın yandaş medya aracılığıyla „kadınlara ihsan eylediği” izlenimini vurgulamaktan sakınmayan, bir yaygara sardı ortalığı.
8 Mart’ın direnişçi özü ve mücadeleci anlamını gölgelemeye hizmet eden bütün bu yaygaranın, gerçekte bir bardak suda kopartılan fırtınadan başka bir şey olmadığı anlaşıldı.
Yasanın detayları ortaya çıktıkça, kadınların nasıl bir kez daha aşağılandıkları ve özel hayatın ‘özel’liğinin ne derece ayaklar altına alındığı da görüldü.
Hükümet tarafından deklere edildiği kadarıyla yasanın asıl amacı, eşi vefat etmiş ve herhangi bir ekonomik geliri olmayan kadınlara „yardım maaşı” bağlanarak, onları sosyal güvenceye kavuşturmak.
Bana göre en insanca amaç, bu ülkede yaşayan her bireyin, her vatandaşın hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadan, fırsat eşitliğine sahip olabilmesi ve adil bir gelir dağılımının hayata geçirilmesi olmalıdır. Çalışmak yerine, en az üç çocuk doğurup, o çocukları istenilen dindar niteliklere sahip evlatlar olarak yetiştirebilmek için kadınlara, evde oturmasını salık veren iktidarın asıl görevi, onlara daha çok istihdam alanları yaratmak ve kadının emeğinin sömürülmesini engellemektir.
Buna rağmen, ülkenin nesnel koşulları göz önünde bulundurulduğunda, kadınlarımızın mağduriyetlerinin bir nebze de olsa giderebilmesi adına, bu yasanın en azından bir bölümüne olumlu bakılabilir. Ama tek bir bölümüne. O da zaten toplumsal alan ve iş yaşamı içerisinde belirgin bir şekilde ezilen kadının, bu „yardım“la çok sınırlı da olsa, maddi olarak başkalarına bağımlı olmaktan kısmen kurtulacak olması.
Yasanın barındırdığı sakıncalara gelince…
Bir defa, 250 lira gibi cüzi bir miktarla, ölmeyecek ama sürünmeye devam edecek nitelikte bir hayat sürdürülebilir ancak.
Ayrıca bu paranın maaş değil de özellikle „yardım” adı altında sunulmasının farklı bir amacı var. Bu sayede kadınlarda, devlet babanın cömert inayeti sayesinde ayakta durabilen, yardıma muhtaç varlıklar olarak, devletine şükretme ve biat psikolojisi yaratılmak isteniyor.
Diğer sorunlu konu ise sadece eşi ölmüş kadınlara „yardım” yapılacak olması. Bununla, ‘kadınının ancak bir erkek sayesinde geçimini sağlayabileceği’ erkek egemen tezi, erkek egemen devlet tarafından bir kez daha teyit ediliyor.
Yasadaki „kadının tekrar evlenmesi, nikah kıydırmasa bile fiili olarak bir erkekle yaşadığının tespit edilmesi halinde, yardımlar iptal edilecek” hükmü, tamamen bu söz konusu teze ve erkek egemen anlayışa hizmet ediyor.
Devlet kadınlara aynı zamanda aba altından sopa gösteriyor adeta: „biriyle birlikte olursan, yardımımızı keseriz, senin özel yaşamının ‘özel’liğinin 250 liralık değeri yok bizim gözümüzde!” demeye getiriyor.
Ben de diyorum ki madem çok yardımseversiniz, dul kadınları düşünüyorsunuz; oldu olacak bir de kamera hediye edin 250 liranın yanında. Kadınlara da kamerayı yatak odalarına kurma zorunluluğu şart koşulsun. Böylece birileriyle ilişkileri olup olmadığı kısa yoldan tespit edilir, devletimizin her ay araştırmaya girip ekstra masraf yapmasına gerek kalmaz!?
 ‘Zaten bir yatak odalarımıza girmediğiniz kaldı’ bile diyemiyoruz. Çünkü piyasaya sürülen bir sürü şantaj kasetinden, devletin çoktan vatandaşın yatak odasına girdiği hatta oralarda günlerce karargah kurduğu, herkesin malumu.
İktidarın kadınlara sunduğu 8 Mart hediyesi, bununla kalmadı tabii.
 Şimdi devletlümüzün, antidemokratik uygulamalar ve hak ihlalleri koleksiyonuna iftiharla ekleyeceği bir ödülü daha var. Onunla ne kadar övünse azdır!
Zira; Diyarbakır’da 15 Şubat protestosu sırasında polis panzerinin tazyikli su sıkması sonucu, yere düşüp beyin kanaması geçiren 75 yaşındaki Ayşe Al, kadınlara adanan Mart haftasında yaşamını yitirdi.
Karakollarda kadınları dövüp tartaklayan polislerin, mahkemelerce serbest bırakılıp aklanmasından sonra, kullanılan çok orantılı(!) şiddet sonucu insanların ölmeye devam etmesi kimseyi şaşırtmıyor artık.
Şiddet gören kadınlara ‘devlet koruması’ndan bu anlaşılıyorsa; devletin korumasından da bizi Tanrı korusun artık!