Kimsenin halklara bir lütufta bulunmadığını; elde edilenlerde olduğu gibi, elde edilmek istenenlerin de ancak güçlü bir mücadelenin kazanımları olarak gerçekleşebileceğini çok iyi biliyorlardı. AKP’nin süreci böyle sonuçlandıracağına ilişkin yaygın bir inanç vardı. Süreci desteklemek, rahatlatmak ve teşvik etmek için zaman zaman umutlara yönelik söylemler öne çıksa da, KCK, PKK başta olmak üzere, Kürt halkının siyasal iradesinin temsilcileri her zaman temkinli ve her şeye hazırlıklı idiler.
***
AKP’ye güzelleme yapmak için maaşlı çalışanların bile beceremeyeceği kadar boş bir paket çıktı ortaya. Dağ fare bile doğurmadı. Demokratikleşmeden söz etmek mümkün değil. Paketin sonuçlarını memokratikleşme olarak adlandırmak bir kelime oyunu değildir. Evet, demokrasiyi andırır gibi bir şeylerden söz ediliyor ama aynı kibirli "istersem veririm” havasıyla o lanetli tekçilik önde vurgulanıyordu. Pakette demos (halklar) yok, güne göre uzayıp kısalabilecek bir gölge oyunu gibi kratia (erk, güç, iktidar) var sadece. Hep gülmüştüm bir zamanların Cumhurbaşkanı Demirel’in söylediği incilerden birine: "Cumhuriyet çok şey yaptı. Örneğin bundan yetmiş yıl önce köylerde falan elektrik yoktu ama şimdi hepsinde değilse de bazılarında vaaa. O zamanlar nüfusumuz 17 milyon idi, şimdi 50 milyon. Vaa mı ötesi?”
Yani elde edilenler için ödenen bedelleri hatırlayıp da paketin sonucunu değerlendirince "bu muydu?” dememek mümkün değil.
***
Böyle olacağı belli idi ama yine de denenmesi gerekiyordu kesinlikle. Gönülsüz aşçının yapacağı yemek de ancak böyle olurdu. Devlet zorda kalmışlık nedeniyle hileli bir adım attı. Sistemin temel karakteristik özelliği olan sömürgecilikten vazgeçmeden ne barış ne de özgürlükçü çoğulcu katılımcı bir demokrasi yaratılamazdı ve yaratılamadı. Bu mümkün müydü? Elbette. Bunu gerçekleştiren ülkeler var. Amma Türkiye Cumhuriyeti hepsinden farklı bir hilkat-ı garibe idi.
Egemen ulus ve inançtan farklı olanlara karşı hep bir soykırımlar, katliamlar ülkesi olmuş bir geleneğin, hangi gerekçeyle olursa olsun atacağı bir barış adımının ilk yapması gereken şey işin doğası gereği bu tarihin mağdurlarının bütününden bir özür dilenmesi, bir özeleştiridir.
Bununla birlikte, çatışmasızlık haliyle oluşan pozitif ortamı da değerlendirerek karşılıklı güven ortamının yaratılması, geliştirilmesi ve pekiştirilmesi. Oysa devlet, her zaman zehrini kusmaya hazır bir yılan gibi, hep aynı çatal dili gösterdi. Dilde barışın olmaması, gönülde barışın yokluğundandı.
Üstelik koşulları psikolojik olarak da eşitlenmemiş bir barış görüşmesinin başarılı olması beklenemezdi. Öcalan’ın stratejik konumlandırılışını gerçekleştirmemekte ki ısrar, sürecin akış yönünü göstermişti zaten.
KCK ve diğer bütün siyasal tutukluları ve gazeteci tutsakları özgür bırakarak samimiyet hemen sergilenebilirdi. Sonrası ise düşünce, düşüncenin ifadesi ve örgütlenmesi özgürlüğü; nefret suçlarının samimi olarak toplumdaki her rengi kucaklayacak genişlikte tanımlanması; ve seçim ve siyasal partiler yasasında yapılacak değişikler ve seçim barajının şartsız olarak ortadan kaldırılmasıyla toplumda her bireyin oyunun siyasal iradenin oluşumuna katılabilmesi.
Diyanet işleri Başkanlığı yerini korurken cem evlerini caminin müştemilatı olarak kabul eden bir anlayış altındaki Türkiye’de başta Alevi, Ezidi, Musevi ve Hristiyanlar olmak üzere hiçbir "öteki” din ya da inanca özgürlük gelmeyeceği açıktı, gelmedi de. Hiç abartmayın, bunların hepsi sadece yasal düzenlemelerle bile gerçekleştirilebilirdi.
Sonrası… Bu yol temizliği üzerinden doğan yeni iklime uygun yepyeni bir anayasa.
Olmadı. Vuslat bir başka bahara kaldı gibi.
***
Denedik, deniyoruz, denemeliyiz. Biliyoruz ki Kürt Özgürlük Hareketi için "halkların kardeşliği ve birlikte yaşam için birlikte mücadele anlayışı” dönemsel bir taktik anlayış değil, ideolojik bir duruş, stratejik bir hedeftir. O halde bu duruşta ısrarı hep birlikte sürdürmeliyiz.
Dönemin en büyük eksikliğini yani Kürdistan topraklarının o büyük uyanışı olan serhildanları Türkiye’nin kentlerinde yaygınlaştırarak geliştirmek, kazanmanın en temel şartıdır.
Biz onurlu bir barışa hep hazırdık, bugün de hazırız. Bunun için çalışmaya devam edeceğiz. Ama sayın Öcalan’ın on yıl öncesinde söylediği gibi: En büyük savaş, barış için sürdürülen savaştır. Bu elbette bedel ödemeden mümkün değildir. Türk halkının barış için örgütlenmesi ve yeni yeni Taksim-Gezi’lere imza atması zaferin müjdecisi olacaktır. Şimdi, ezilenler, yok sayılanlar, ötekileştirilenler, sömürülenler olarak hep birlikte "bekle bizi İstanbul HDP geliyor” demenin günüdür.
Memokratikleşme Paketi
Biraz, "civciv çıkacak, kuş çıkacak” tekerlemeleri eşliğinde sürdürdüğümüz tartışmalarda, adrenalin tüketiminde kullandık süreci; biraz yılbaşı gecelerinin ikramiye beklentilerine denk düşürdük "demokratikleşeceğiz… memokratikleşeceğiz” diye tek tek koparırken papatyanın yapraklarını… Aslında Kürt cephesi çoğunluk kitlesiyle paketten çıkacak olan üzerinde değil, çıkarılması gerekenler üzerine yoğunlaşmıştı. Doksan yıldır bölgeye kan kusturan bir sömürgeciliğe karşı sürdürülen bu amansız savaştan çok şey öğrenmişlerdi.