Tara, yıpranan ruhumuzu o daracık zamanda tedavi etmeye başlıyor. Kulaklarımızdan sızarak ruhumuzda gezinen o tınılar içimizdeki yaralı öykülere dokunmuştur artık.
Öykü, insanın ruhundaki zamansızlığa dokunan ayrıntılarla evrensel karşılıkları olan ölümsüz anlar yaratmaktır. Henüz oluşum süreçlerini tamamlamamış halkların öyküleri genelde ölümle biter. Zira özgürlük arayışı sürmektedir; özgürlük bedel ister. Bir öykünün sonunda mutluluk görmek beni çok sevindirir. Ben öykücüleri, söyleyemeyen şarkıcılara benzetirim; zira o muhteşem sesten yoksundurlar. Güzel bir şarkının bir anda yarattığı atmosfer kadar hayatta başka etkili ne olabilir ki?
Lîs Yayınevi tarafından yayımlanan Kürtçe öykü kitabı “Şînok” ile bizi büyülü evreninde gezdiriyor Menaf Osman. 13 öyküden oluşan 90 sayfalık kitaptaki metinler, az sözle çok şey anlatan başarılı öyküler. Donanımlı bir bilinçaltı ve zengin bir duyarlılıkla yola çıkan yazar, öykülerinin konusunu belirlerken bir etkinin tepkimesiyle harekete geçmiş. Kurulu sitemde varlığı yokluğu belli olmayan “küçük insanların” hayatından kesitler vererek, öykülerinin malzemesini de isabetli seçmiş, onları sevdirmeyi bilmiş. Evet, öykü küçük dünyalar yaratmaktır. Öykü ayrıntıdır; öykücü ise ayrıntıların sanatçısıdır. Çiçekten çiçeğe uçuşan bir kelebeğin sezgi parlamaları gibi, öykü, hayatın karmaşası içinde seçilmiş bir anın işlevsel ayrıntılarını kusursuz bir biçimde bir araya getirilmesiyle örülür. Öykücü, zihnin karanlık koridorlarını ışıklandırarak geçer. Bir dağ patikasında gezinirken de düşünce gücünü besler; ayrıntılar patikasında arayışa çıkan bir derviştir çünkü öykücü...
Lawrence Durrell’in “her şey çevremizdeki sessizliği nasıl yorumladığımıza bağlı” sözünden hareket edersek, öykülerde anlatılan olay ve karakterler yabancı olmadığımız olaylardır; ama yazar anlatırken biz onun özgün söylemini duyuyoruz. Ayrıntıların farklı bir tarafını yakalıyoruz. “Sessizliği” yorumlama biçimi içimizdeki bir yerlere dokunurken ruhumuzdaki yankıları an’a cevap veriyor. Öykücü zaten, anda yaşanan ayrıntıyı adlandıran yetenek değil mi? Müzikteki “füg”, kaçış tınısı gibi... Yaşanan durumun anlamsal karşılığını şaşmaz bir ustalıkla tanımlayabilmek. Ayrıntıdan nükseden o ifadeyi zihinde görüntüye kavuşturan kelimelerle buluşturabilmek. Bu öykülerde, kalpteki mozaiğin hassas taşlarını özenle döşemiş olmanın ahengini bulacaksınız. Kürtçe’nin yüksek dağ doruklarından koparak Mezopotamya ovasına süzülen neolitik esintisi dimağınızı okşayacak.
Karakterine karşı olabildiğine sevecen olan yazar, zor olanı seçerek ruhsal derinliklerini dışsal bir durumla, bir diyalogla anlatırken, biz o aysbergin altındaki evreni şıp diye sezmiş oluyoruz. Vermek istediği mesajı metnin dokusuyla kusursuz kaynaştırdığı için meyvedeki vitamin gibi kendiliğinden alıyoruz. Öyküye can katan diyaloglardaki beklenmedik ifadelerin doğallığı, mizahın dozajı ölçülü ayarlanmış. O’nun, bozulan tel arabasını tamir ederken yapılan tasvirini kitabın arka kapağına alan Lîs Yayınevi’ni kutlamak gerek.
Okuduğunuzda Şîno’nun o çocuksu ciddiyetinin masumiyetini, yarattığı sempatiyi unutamayacağınız gibi, okuyucuya güvenen bir yüksek alımlama payını da sezecek, okuma şevkiniz artacaktır. Narin’in babası Hemîdo’nun “şerê felekê”den (bi extîyarî, bi riheke spî be sî xwe girti bû û vegerîyabû malê) eve döndüğü o gece, ölümle bitmeyen bir öykü okuduğum için çok sevindim. Hemîdo’nun gitmeden önceki ruh hali ise, dönüşü güç yollara çıkmadan evvel geride kalanlarla yaşanan veda anlarının sinematografik bir iz düşümü gibi: “Spikek kete ber çavê wî, ber awirên wî bu mij, mîna ku ketibe nava ewran, xwe di xewnek spî de dît.”
Daha böyle ne nefis tasvirler var! Öykülerin çoğunda eğilip bükülen isimlerin oluşturduğu insan sıcaklığı, sizi hemen o anın samimiyetiyle sarmalayacaktır. Sonra da tadımlık öykülerin unutulmaz anlamları... Onlara değinmeye yer yok burada, kitaptan okuyun.
Her öykü, kendi etkisini belirgin bir ağırlıkla bırakıyor yüreğe. Ben en çok Mizgin’in bilmeden katilinin arkasından gittiği o birkaç sayfalık anlatımda yoruldum. Bana bin sayfa kadar yorum ve ağır geldi. Kaç kere içimden, “Meçe Mîzîn!” dedim; ama o, yüreğime derin bir acı bırakarak gitti, canım Mîzgîn. Narin’in öyküsü, insanın ruhuna rüzgar gibi esip mavi bir masal gölünün yüzeyini kırıştırsa da, öteki öykülerin çoğunda bir bilge hekimin çürümeyi işaret eden parmağının ucundaki “acımasız” tırnak, ruhumuzdaki toplumsal yaraların iyileşmeyen kabuğunu kaldırıp -kirli kanı akıtmak için- biriken saklı yaralarımızı derinden kanatıyor ve bizi, ruhumuzdaki acının dindiricisini bulma arayışına yönlendiriyor. “Şînok”taki öyküleri okuyun, sonra Tara Caf’ı dinleyin.

MURAT TÜRK / Bolu F Tipi Cezaevi’nde tutsak