Türk devleti, 1992’de bir milyonluk ordusu, polis gücü, vatansever mafya ve kiralık katillerle takviyeli olarak, karşı koyanı, direneni olmayan bir düşmana karşı karadan ve havadan topyekün taarruzdaydı. Vicdan denilen insani değer yargısı ölü, merhamet damarları kesikti. Fatihler, sahip oldukları pertsonel ve karşı konulamamaz silahların gölgesinde kendine güvenle doluydular. Silahsız, savunmasız düşman köylerini engelsiz, dirençsiz yerle bir etmenin hoyratlığıyla yabani, zalimce kibirliydiler.
Köylüler dar yerde sıkışmışlardı. Çaresiz, boynu büküktüler. Zalimde olmadığını bile bile merhamet diliyor, insan evladını insan yapan vicdan denilen üstün değerin varlığını hatırlatıyor, sonra yapabilecekleri tek şeyi yapıyor, beyaz toz serpilerek kibrit çakılan evlerini, atalarından kalma yurtları, emeklerinin alevlere boğulmasını seyrediyorlardı.
Alevler arasında kalan insan emeğiydi. Bütün bir geçmiş ve yaşanmış hayatların izleri, ailelerin tarihiydi. Kadınlar ağlıyordu. Çocuklar korkudan büyümüş gözlerle yangına bakıp, körpecik ruhlarında boy veren kine, göz yaşlarıyla ilk hayat suyu olarak serpiyorlardı. 
Dört bin tane Kürt köyü yakılarak tarihten silindi. Aynısı bir daha mümkün olmadığına göre bu, bir soykırımdı.
Bunlardan birinin fotoğrafı belleğime kazındı. Türk ordusu, kiralık katiller ve mafya çeteleriyle takviyeli olarak Diyarbakır dağlarını sarmış, kimsenin karşı koyma gücünü gösteremediği köyleri yaka yaka zaferlere koşuyordu. Kış ayları, kar kalınlığı insan boyundaydı. Türk ordusunun şanlı zafer meşalelerinden birinin haberi, Diyarbakır’a ulaştığında insanlık arayıcıları köylülerin imdadına koşmuş, fakat, insaniyeti, adaletini sevdiğim TC güçleri, „teröriste yardım etmek, yasaktır lan“ diyerek yollarını kesmiş, onları karlar arasında esir almış, köylülere bir battaniye, bir lokma ekmek ulaştırmalarını engellemişti.
Köyleri yakılanlar, Türk ordusunun „şan ve şeref“ dolu taarruzunun esirleriydi. Köyler yakmak, karlı, buzlu havada „nereye giderseniz, gidin lan“ diyerek, insanları kendi yurdunda muhacirleştirmek terör, TC terör devleti değildi. Zalimin hışmına uğrayan bebekler, ihtiyarlar, kadınlar teröristti. Yardıma koşanlardan uzaktan geçiriliyorlardı. Fotoğraf, Türk ordusunun bu esir kafilesini gösteriyordu.
11 Kasım 2011 tarihinde, Kürdistan’daki insanlık kırımını dünyaya hatırlatmak için, İzmit’te küçük bir tekneyi ele geçiren Mensur Güzel, köyü o gün yakılan çocuklardan biri olmalıydı. Yıllar sonra, „Kürdistan’da insanlık kanıyor“ demek için, bedenini ateşe verme yerine, tekneye el koyan ve ölü bedeni de parça parça edilerek ailesine teslim edilen…
Sümüğünü, salyasını üstüne, başına süre süre ağlama numaraları çeviren, düzenbaz dindarlığıyla fenalık geçiriyormuş gibi yapan, ruhunu parayla takas eden Deccal, „köklerini kurutun“ fetvaları veriyor. Takkeli Faşist de, Kürdistan’da zindan inşaatlarıyla 1990’ların hayaletini dolaştırıyordu. İkisinin medyası bir arada onur mücadelesinden vazgeçip, kendileri gibi köklerine tükürmeyen Kürtlere sövüyor, dindarlık kisvesinde, (zalimin dini, imanı varmış ve olurmuş gibi) ağız birliğiyle aşağılıyorlardı.
Oysa Kürdistan baştan başa Mensurlarla doludur. Çalınmış ülkeleri, kimlikleri, ezilmiş kişiliklerinin kiniyle bilenmiş…
Ama Deccal ve tekmil münafıklar nafile bir çabayla 1990’larda tekrarlanan 1920’ler ruhunu dolaştırıyorlar. Zindan, cinayet ve kırım hamleleriyle başarabilseydi, Atatürk Kürdistan’ı fethederek, Kürtlerin nihai hayalini söndürür, teslim alırdı.
Kürtler, burunlarını yere sürterek, fiiliyatta var olduklarını kabul ettirdiler. Kendi dillerini konuşmanın suç duvarını yıktılar. Şimdi özgürlüğe daha yakınlar…
Deccal ve Takkeli Faşist, Kürdistan’ı esir kampına çevirerek, Kürtleri engelleme çabasında. Öte yandan, Amerikan’ın koynunda, „özgürlük“ diye diye sağa sola terör ihraç edip, fetih seferleri hazırlığında. Kürdistan’a havadan zehir yağdırıyor, ama „halkın özgürlüğü yok“ düzenbazlığında, eli Suriye’nin içinde. Karıştıcılık için sınırda çadırdan şehirler kuruyor. Deprem vurgunu Van ise kaderine teslim.
Van kar, buz altında. Takkeli Faşist, Suriye’ye karşı güç gösterisinde, Kandil dağlarına bomba yağdırmakta, ama Van’lıya bir lokma ekmek ulaştırılamıyor. Bir çadıra hasret insanlar…
Soğuktan donanlar için yeni yeni mezarlar kazılıyor.
Oysa Kandil dağlarına yağdırılan her bombanın bedeli 50 bin dolardır. 50 bin dolara kaç hayat abad edibilinirdi?