Aşağıda bulacağınız üç örnek de bu nitelikte. Üçünün ortak yanı, siyasi tutsakların özgürlüğü için başlatılmış olmaları. İlki, maalesef başarılı olamadı. Ama diğer iki deneyim, imza kampanyalarının hiç de anlamsız olmadığını gözler önüne seriyor.
Şarkılarda yaşayan iki anarşist
Ferdinando ‘Nicola’ Sacco ve Bartolomeo Vanzetti, 20’nci yüzyılın başlarında çalışmak için İtalya’dan ABD’ye göç ederler. Burada hayatın bütün acımasızlıkları çıkar karşılarına ama işçi mücadelesi ve sosyalist düşüncelerle de tanışırlar.
O dönemde Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ABD’de ekonomik bunalım başlar. Bir yanda işsizlerin sayısı ve fiyatlar hızla artarken, bir yanda da Ekim Devrimi siyasal iktidarı korkutmaya başlar. Zira 1919’la birlikte ABD’deki sol hareket de güçlenir, Komünist Parti ve Komünist İşçi Partisi kurulur. Siyasal iktidar hızlı davranır ve ülkedeki kötü gidişattan solun sorumlu olduğunu ilan eder. Bunun üzerine sola karşı geniş çaplı bir sürek avı başlar.
Sacco ile Vanzetti işte tam o dönemde, 1919 yılında – başarısızlıkla sonuçlanan – bir soygunun ardından tutuklanırlar. Skandallarla dolu davada iki İtalyan anarşist suçsuz oldukları bilinmesine rağmen idama mahkum edilir.
Bundan sonrası ise çok ilginç. Düşünün ki sözü edilen dönemde evlerde televizyon-telefon vs. yok. Temel iletişim aracı, gazete. Ama buna rağmen Sacco ve Vanzetti’ye verilen idam cezası okyanusun ötesinde bile inanılmaz bir tepkiyle karşılanır. Öyle ki Paris’te ABD elçilik binasının önünde bomba patlar, Fransa ve İtalya’da onbinlerce insan sokağa dökülür. İdamların engellenmesi lazım. Bunun için New York’ta yüzbinlerce işçi greve katılırken, Paris, Londra, Belfast, Moskova, Berlin, Viyana, Budapeşte, Bükreş, Roma, Madrid şehirlerinin yanı sıra Norveç, İsveç, Danimarka, İsviçre, Hollanda, Japonya, Çin, Kuzey ve Güney Afrika, Meksika ve Güney Amerika’da yürüyüşler yapılır.
İdam kararının temyiz edilmesi için ayrıca imza kampanyası başlatılır. 1920’li yılların koşullarında, aralarında siyasetçi, yazar ve bilim insanlarının da bulunduğu yaklaşık 1 milyon (!) kişi bu kampanyaya katılır. İşte bilinen ilk büyük imza kampanyalarından biri bu olsa gerek. Ancak ne yazık ki bütün bu protestolara rağmen, çok sayıda sanat eserine konu olacak bu iki devrimci 22 Ağustos 1927’de idam edilir.
İdam edilecekti, beraat etti
ABD’li aktivist ve yazar Angela Davis, üniversite okuduğu çalkantılı 60’lı yıllarda ABD’de komünist partiye katılır. Avrupa’da da eğitim almış, oldukça birikimli ve politik bir siyah kadın olarak ABD’de hiç de alışılagelmiş profile uymuyordu. Afroamerikan hak mücadelesinin giderek güçlendiği bir dönemdi. Aynı şekilde özellikle Ku-Klux-Klan gibi ırkçı grupların saldırıları yoğundu. Angela Davis ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadelenin içinde yerini almıştı.
1969 yılında, henüz 18 yaşındayken bir benzinliği silah zoruyla soyduğu için hapse mahkum edilen George Jackson, içeriden Kara Panterler örgütüne katılmıştı. Hapisteki ilk aylarında, Kaliforniya’daki Soledad cezaevinde bir gardiyanın üç siyah aktivisti öldürdüğünü öğrendiğinde aklından tek bir şey geçiyordu: İntikam. Cezaevi arkadaşları Fleeta Drumga ve John Clytchette ile bir gardiyanı öldürdükten sonra, onlara artık ‘Soledad Kardeşleri’ denilecekti. George Jackson, bu olay üzerine yüksek güvenlikli bölüme alınıp tamamen tecrit edildi.
Angela Davis, Soledad Kardeşlerin maruz bırakıldığı tecrit, işkence ve kaba dayaklara tepkisiz kalamazdı. Onlar için protesto eylemleri organize etmeye, savunmaları için bağış toplamaya ve serbest bırakılmaları için farklı platformlarda konuşmalar yapmaya başladı. Bu nedenle ölüm tehditleri de alan Davis, kendi güvenliği için silahlandı.
Ağustos 1970‘de George Jackson’un kardeşi Jonathan, Soledad Kardeşleri kurtarmak için başka bir davanın görüldüğü Marin County mahkeme salonunu otomatik silahla bastı. Yargılanan üç kişinin eline birer silah verip, mahkeme başkanı Harold Haley ile jüri üyelerini esir aldı. Ancak olayda hem yargıç Haley hem de üç tutuklu vuruldu. Angela Davis ise her yerde aranmaya başlandı, zira kullanılan silahlar onun adına kayıtlıydı. FBI onun adını ‘ABD’nin en tehlikeli 10 suçlu’ listesine dahil etti. Birkaç hafta geçmeden yakalandı. ‘Terörist örgüte yardım’ suçlamasıyla idamla yargılandı.
Angela Davis, tutuklanmadan önce de tanınmış bir aktivistti. O yüzden kısa bir süre içinde sadece ABD’de değil, aynı zamanda çeşitli Avrupa ülkelerinde de ‘Angela’ya Özgürlük’ komiteleri kuruldu. Başlatılan özgürlük kampanyasında, davanın tamamen siyasi olduğu vurgulanıyordu ve Angela Davis ile birlikte bütün siyasi tutsakların özgürlüğü isteniyordu.
Oldukça sistematik ayaklara sahip özgürlük kampanyasının bir boyutunu, imza kampanyası oluşturuyordu. Kısa bir süre içinde 700 bin imzanın toplanması başarıldı. Haziran 1972 yılında idamla yargılandığı davadan beraat etmesinde, epey ünlü simaların da destek verdiği imza kampanyası etkili oldu.
‘Free Mandela’ kampanyası 26 yıl sürdü
ANC lideri Nelson Mandela 1989’da serbest bırakılmadan önce neredeyse 27 yıl boyunca özgürlüğü için çeşitli kampanyalar yürütüldü. Güney Afrikalı Siyasi Tutsakların Özgürlüğü İçin Dünya Kampanyası, Mandela’nın Rivonia’da yargılandığı 1963 yılında başlatıldı. Bu kampanya ile ANC’nin mücadelesi yurtdışında da güçlü yankılanmaya başladı. Birçok hükümet o dönemde Mandela’nın serbest bırakılması için çağrılarda bulundu. Çok sayıda parlamento, sendika, dini kuruluş ve farklı kitle örgütleri bu kampanyaya katıldı. Milyonlarca imza toplandı. Bu kampanyanın tutukluluk koşulları üzerinde bir etkisi olmadı belki ama dünya kamuoyunun Güney Afrika’daki mücadele hakkında bilgilendirilmesinde çok önemli bir rol oynadı.
Başlatılan bu kampanyanın devamının getirilmesinde İngiltere ve Hollanda’daki yerel komitelerin etkisi büyüktü. Londra’daki kampanya komitesi, Mart 1964’te BM Genel Sekreterliğine, 143 tanınmış şahsiyetin imzasını taşıyan ve uluslararası kamuoyunun harekete geçmesini isteyen bir deklarasyon iletti. Deklarasyona, aralarında Louis Aragon, Simone de Beauvoir, Harold Pinter, Bertrand Russel, Ilya Ehrenburg ve Dalai Lama’nın da bulunduğu çok sayıda ünlü isim de imza atmıştı. Bu deklarasyondan sonra uluslararası imza kampanyası başlatıldı. 185 bini aşkın imza toplandı. Örgütler de kendi üyeleri adına imza yetkisine sahip olduğundan, imza kampanyasının en az 250 milyon insanın iradesini temsil ettiği vurgulandı.
1970’li yıllarda kampanya çeşitli biçimlerde devam etti. Mandela’nın 18 Temmuz 1978’deki 60. doğum günü vesilesiyle hem içeride hem de yurtdışında çok sayıda destek ve dayanışma etkinliği gerçekleştirildi. Ve 10 bini aşkın mektup, kart ve telgraf Fok Adası‘ndaki cezaevine veya Winnie Mandela’ya gönderildi. Aynı gün birçok ülkede mitingler gerçekleştirildi.
Bağımsızlığın arifesinde Mart 1980’de Zimbabve’de yapılan seçimleri Yurtsever Cephe kazanınca Güney Afrika’da devam eden krize ilgi de arttı. Johannesburg merkezli Sunday Post gazetesinin editörü Percy Qoboza böyle bir süreçte Nelson Mandela’nın özgürlüğü için yeni bir kampanya başlattı. İmza kampanyasına kısa bir süre içinde 86 bini aşkın kişi katıldı, birçok örgüt ve aydın desteğini ilan etti.
Ağustos 1981’de Glasgow Belediyesi, verdiği Özgürlük Ödülü’ne Mandela’yı layık gördü. Aynı sene Belediye Başkanı Michael Kelley, BM Özel Komitesi’nin de desteğini alarak, Mandela ve Güney Afrikalı siyasi tutsakların özgürlüğü için belediye başkanlarına yönelik bir kampanya başlattı. Deklarasyon, 56 ülkeden 1264 belediye başkanı tarafından imzalandı.
Mandela’nın tutuklanmasının 20. yıldönümü olan 5 Ağustos 1982’de ANC Başkanı ve BM Özel Komitesi Başkanı, kampanyanın genişletilmesi için çağrıda bulundu. Bunun üzerine İngiliz Apartheid Karşıtı Hareketin Başkanı olan Başpiskopos Trevor Huddleston 11 Ekim’de uluslararası bir deklarasyon için girişimde bulundu. Deklarasyonda BM üyesi devletlerin hükümetleri ve dünyadaki bütün halklar Mandela’nın özgürlüğü için harekete geçmeye çağrıldı ve kampanya çeşitli biçimlerde devam etti. Örneğin Mandela’nın 65. doğum günü vesilesiyle Doğu Almanya’dan 20 bini aşkın genç, Mandela’nın doğum gününü kartpostallarla kutladı.
Mandela’nın 1989’da 27 yıllık esaretinden sonra özgürlüğüne kavuşması kendi başına uluslararası çapta yürütülen imza kampanyalarının sonucu değildi elbette.Ama kampanyalar, ‘terörist’ olarak yaftalanan Mandela’nın özgürlüğünü istemenin meşru bir talep, onun esaretini sürdürmenin ise gayrımeşru olduğu algısını yaratıyordu. Bu algı oluşmasaydı belki 1989’da Apartheid rejimi Mandela’ya özgürlüğünü iade edip kendisiyle müzakere yürütmezdi. O bakımdan Mandela’ya Özgürlük Kampanyası, özgürlüğe giden yolları döşeme konusunda belirleyici bir rol oynadı.
MERAL ÇİÇEK: İmza ile devrim yapılmaz belki ama...