Murat Uyurkulak’ı, ilk olarak Tol romanıyla tanıdık. Keskin ama kıvranıp duran bir intikam hissinin, delilikle harmanlanmış hali vardı, Tol’da. Sonunda Diyarbakır Garı’na ulaşan tren, hepimizin hayatına uğradı.

Tol’dan sonra Har ve Bazuka’yla temas kurduk, Uyurkulak’la. Ardından uzun bir sessizlik... Gazete yazılarıyla çıksa da karşımıza, neredeyse 7 yıldır ismi kulaktan kulağa yayılan yeni romanı Merhume, bir türlü bitmiyordu. Öyle ki, “Merhume artık yayınlansın” diye internette bir imza kampanyası bile düzenlendi!

Merhume, nihayet 8 Şubat’ta, April Yayınları arasından okurla buluştu. Biz de bunu bahane ettik, Uyurkulak’a birkaç soru sorduk. Söyleşiyi e-posta yoluyla yapmamız, soru-cevap-soru bağını biraz kopardı; ama olsun!

Uyurkulak’a yalnız Merhume’yi sormadık tabii; romanın gecikmesinin de sebeplerinden olan memleketin ahvalini de sorduk.

“Ezilenlerin ve direnenlerin dünyasından geldim, o dünyaya tanıklık ettim, o dünyada yaşadım ve o dünyayı anlatmayı istedim hep” diyen yazar, bugünün Diyarbakır’ına baktığında ise Tol’daki “Topal Efe” ne gördüyse onu görüyor: “Öfkeli, acılı, ama her şeye rağmen umutlu ve başı dik...”

Uyurkulak’ın sorularımıza yanıtları şöyle:


Yeni kitabınız Merhume, 8 Şubat’ta okurla buluşuyor. Biraz bahseder misiniz? Nasıl bir kitap bu?

Kitabı yazmanın, tamamlama çabasının yorgunluğundan henüz kurtulabilmiş değilim. Nasıl bir kitap olduğuna dair soruyu cevaplamak o yüzden hiç içimden gelmiyor. Kitabı okuyanların bana nasıl bir kitap olduğunu anlatmasını tercih ederim. Biraz sert ve şiddetli bir kitap demekle yetineyim izninizle.  


Peki neden bu kadar uzadı? Epey zamandır çıkacağı biliniyor, ama bir türlü çıkmıyordu kitap...

O kadar çok sebebi var ki. Memlekette ve dünyada morali ve ruhu yerle yeksan eden gelişmeler, bitmek bilmez geçim derdi, hep pusuda bekleyen özgüven krizleri, kaybedilen dostlar, yakınlar...


Yazdıklarınızda hep, memleketin ve özellikle de bunca şeyin içinde direnmeye uğraşanların hikayesinden izler var. Merhume de böyle mi? Ülkede olup biten, nasıl etkiledi romanı?

Ezilenlerin ve direnenlerin dünyasından geldim, o dünyaya tanıklık ettim, o dünyada yaşadım ve o dünyayı anlatmayı istedim hep. Merhume de böyle. Muktedirlerin cehenneme çevirdiği hayatlarla iştigal ediyor yine. O cehennem, kitabın yazılış sürecinde de tüm yakıcılığıyla varlığını sürdürdü. Meydanlarda arkadaşlarımız, yoldaşlarımız paramparça edildi, kentler ablukaya alındı, zalimler çoluk çocuk demeden vurdu, öldürdü, sokaklarda gençler dövülerek öldürüldü ve yine suçlular değil, mağdurlar, mazlumlar okkanın altına gitti. Bütün bunlar metni etkiledi. Kimi yerlerde daha sert, şiddetli olmasına yol açtı. 


Şimdiye kadar “imza kampanyası yapmamakla” da tanınıyordunuz. Merhume ile bu değişecek mi?

Evet, değişecek. Bunun kibirli bir tavır olduğunu düşündüm. Bir de zulmün bu kadar arttığı, kötülüğün bu kadar kesif bir şekilde kendisini gösterdiği bir dönemde yalnız hissetmek, umutsuz hissetmek istemiyorum. İnsanlara değmeye, onlarla temas etmeye ihtiyacım var. 


Şimdiye kadar Metis Yayınları’ndan çıkıyordu kitaplarınız. Neden değişti?

Metis, memleketin en güzide, en iyi yayınevi bana kalırsa. Hiçbir sorunumuz da yoktu. Onlara çok şey borçluyum. Hayatın içinde belli dostluklar kuruyorsunuz, bazı ilişkilere giriyorsunuz. April’deki insanlar arkadaşım oldu; dinamik, coşkulu bir ekipti ve beni ikna ettiler. Mesele bundan ibaret. 


Sizin hem çok kaldığınız hem de yazdıklarınıza sirayet eden Diyarbakır’da bugünlerde olup bitenler karşısında, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Berbat hissediyorum. Uykularım kaçıyor. Gezdiğim, dolaştığım sokakların halini gördükçe kahroluyorum. Ama bir yandan da Diyarbakır’ın direniş geleneğine, siyasi birikimine, insanlık değerlerini sahiplenme idaresine güveniyorum. Beter muktedirlerimizden Mesut Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyor” demişti. Bundan ibaret değil. Barışın, özgürlüğün, demokrasinin, insanlığın yolu da Diyarbakır’dan geçiyor. 


Tol’da hepimizi sarstı, kafanızdaki Diyarbakır. Tren garı, delilik, mücadele... Biraz tuhaf bir soru olacak belki ama: Tol’da Diyarbakır Garı’na ulaşan o trenden, bugünün kenti nasıl görünürdü?

Öfkeli, acılı, ama her şeye rağmen umutlu ve başı dik görünürdü. 


İstanbul da bir başka yüzü savaşın... İstanbul’da durum nedir? Nasıl bir toplumsal atmosfer var?

Bu soruya cevap verebilecek kadar hakim değilim İstanbul’un hissiyatına. Ama bütün olan bitenlere rağmen halkların birbiriyle temasını, muhabbetini devam ettireceğini umut ediyorum. Bunu umut etmek zorundayım. 


Şu sıralarda aydınlar, sanatçılar, değişik imza kampanyaları düzenliyor. Bu tür kampanyalara nasıl bakıyorsunuz?

Tam da bu dönemde barıştan, kardeşlikten, özgürlükten yana saf tutmanın hayati önemde olduğunu düşünüyorum. O yüzden söz konusu kampanyaları amasız fakatsız destekliyorum.  


Sormasak olmaz: Sizce sanatçıya böyle dönemlerde düşen nedir? Bir sorumluluk tarifi yapılmalı mı? Yapılmalıysa, nasıl?

Sanatçı veya aydın diye ayrı kategoriler üretmek, o kategorilerinin sınırları dahilinde düşünmek, bana hep sorunlu gelmiştir. Ama yine de şunu söyleyebilirim: Sanatçı politik olmak, siyasi tavırlar sergilemek zorunda değildir. Zira aslolan eserdir. Sanat mesaisiyle uğraşmak sanatçıya artı bir sorumluluk yüklemez, o sorumluluğu yüklenmiyor diye ona artı bir suç veya kabahat ihdas edemeyiz. O sorumluluğu almasını ancak temenni edebiliriz.  


Herkes içinden geçeni söyleyebiliyor mu peki bugünlerde? Yoksa bir korku mu çökmüş? Doğrudan size soralım: Mesela siz, mevzu Kürt sorunu olduğunda herhangi bir sebepten “konuştuklarınıza çeki düzen verme” gibi bir çaba içine giriyor musunuz? Böyle yapanlar var mı?

Muhakkak vardır. Ben de muhakkak bir otosansür mekanizması uyguluyorumdur düşünürken ve yazarken. Bunu insan bazen fark etmeden yapar, bir tür refleks haline gelir. Faşizm de böyle bir şeydir zaten. Ben Kürt meselesinde temel kavramın, zurnanın zırt dediği yerin, “Halkların kendi kaderini tayin hakkı” olduğunu düşünüyorum. Kürt halkının bir halk olmaktan kaynaklı siyasi ve kültürel hakları olduğunu, bu hakların anayasal güvence altına alınması gerektiğini yılmadan söylemek lazım. Hakiki bir barış, nihai bir çözüm ancak bu zaviyeden bakarak başarılabilir. Çıta budur.  

Kimileri umut yıkımı yaşıyor; bir yanda ise barikatlar var ve ardındakiler, “Umutsuzluk kapımıza uğramıyor” diyor. Siz ne durumdasınız bugünlerde? Umutlu musunuz?

Zulmedenlere bakınca umutsuz, direnenlere bakınca umutluyum. 


“Solcu olsun, taştan olsun” dediğinizi de biliyoruz ama yine de soralım, elbet tartışmak için: Solun Kürt sorunuyla, Kürdistan’da olan bitenle ilişkilenme biçimi nasıl görünüyor size?

HDP’nin tarihi bir misyon üstlendiğini, çok çeşitli kesimleri bir araya getirerek büyük bir iş yaptığını düşünüyorum. Buradan devam etmeliyiz. Kimseyi itecek, yok sayacak, gömecek lüksümüz yok. Bir yandan da dürüstçe tartışmayı sürdürmeliyiz. 


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ