Nasıl da benziyor direnen insan, meşe ağacına. Nasıl da benziyor meşe ağacının her dalı, her yaprağı insana. İnsan dediğin yanan o doğanın bir parçasıydı. 


Ah o fotoğraf! Mavi göğün yarasına tuz yerine alev bastığı o gün. Toprağın her zerresine bir ağaç gövdesinin, bir insan bedeninin sığabildiği o gün çekildi.

Beyaz tülbentleriyle kadınlar, ellerinde meşe ağacının dallarıyla alevlere doğru koşuyorlardı. Her yer toz duman içinde, alevler yutuyor insanları, şehirleri, ağaçları, taşları... Onlarla birlikte geleceği, hayalleri, çoğu ‘medeniyet’ tarafından yutulmuş hissiyatı yutmak için yayılıyordu.


“Sen dünya, bu oyunların devamını nasıl getireceksin

nasıl kandıracaksın zamanı-

dünya, bebeleri çırpınan kelebekler gibi

alevlere attılar-

ve toprağın senin çürük elma gibi

atılmadı dehşetle açılan uçuruma-

Güneşle ay devam ettiler yürümeye-

onlar ki bir şeycikler görmemiş olan iki şaşı şahit.”


Kadınların ellerinde iki dal meşe, ‘medeniyet’in onca demir yığınına karşı diri yeşil yapraklarıyla iki dal meşe. Az sonra yeşil dallar alevlere daldıkça parçalanacak. Damarları ayrılacak yeşil örtüsünden. Pelte pelte olduktan sonra alevlere karışacak. Henüz ağacının gövdesindeki zamanını tamamlamadan, sararıp solmadan alevler içinde. Bulutların arasından süzülen güneş ışıklarını daha fazla çekemeden. Sonbahar yağmurları kaygan yüzeyinden süzülmeden, yeşilden başka rengin varlığını tanımadan.

Az sonra dalından kopacak yeşil yapraklar. İnsan için varlıkları muamma olarak kalacak. Oysa o yaprağın damarlarındaki saf bilgi, her şeyin farkında. Kadınların ellerinde, alevler içinde pelte pelte olarak toprağa karışmanın da farkında.


“Bütün yaprakları düşer sonunda

Bak, O durur gövde ve dal

yalın güç.”

 (Alfred Lord Tennyson)


O fotoğrafın ardında tutuşan her varlığın acısı, ilk zamandan bu yana süren kavganın, meşe ağacının kökü ölmediği sürece durmadan filizlenmesinin direnci var.

Nasıl da benziyor direnen insan, meşe ağacına. Nasıl da benziyor meşe ağacının her dalı, her yaprağı insana. İnsan dediğin yanan o doğanın bir parçasıydı. Doğadan kopan evlatları tarafından yakılıyor doğa, insanıyla birlikte.

Kadınlar, ellerinde meşe dallarıyla alevlere doğru yürürken, birbirinden kopmaz bağları vardı. O coğrafyada kadınlar, dudaklarını meşe ağaçlarına değdirerek göğe yakarır. Bu yüzdendir, onlar yeşerirken de birlikte yanarken de...

Ne kadar da meşe yaprağına benziyor insan, alevler içinde toprağa düşerken. Tüm çağlar boyunca direnenlerin saf bilgisini bedeninde taşıyarak, toprağa karışıyor bedenler. Kim bilir kaç gelecek boyunca hatırlanacaklarını bilerek.


“Siz tanıklar 

öldürmüşlerdi sizin bakışlarınız altında 

arkasında bir bakışı duyar gibi 

duyarsınız sırtınızda 

ölülerin bakışını 

Kaç sönen göz dik dik bakacak size

 gizlendiğiniz yerden çıkıp bir menekşe koparacağınız zaman? 

Kaç kalkmış el yalvarmak için 

birbirine karışmış dallarının arasında

yüzyıllık meşelerin? ...”


İki kadın, ellerinde meşe dallarıyla alevlerin üstüne giderken, tutuşan ağacı kendi dalıyla söndürmeye çalışmanın derin hüznündeydiler belki. O ağaçların gölgesinde emzirmişlerdi çocuklarını, yeşil orman deryasına bakarak dinlenmişlerdi. Meşe ağacının gövdesine yaslanıp, emzirdikleri çocuklarının alevler tarafından yutulmasına ağıt yakmışlardı. Yüzyıllık zamana yayılmıştı kederleri. Ağaçların yaprakları döşek olmuştu bir zaman, palamutları ekmek. Yokluk diye bir söz yoktu lügatlarında, azla yetinmeyi bilmişlerdi. Meşe ağaçları, onların çevrelediği bereketli tarlalar vardı.

Köprüler yapılırken kesilen meşe ağacı, bir halk öldürülürken yakılan meşe ağacı, betondan binalar kurulurken kökünden sökülen meşe ağacı... ‘Medeniyet’in her anında yakıp geçtiği, parçaladığı meşe ağacı.

Ah diyor meşe ağacı, tutuşturulan gövdemi dalımla mı söndürüyorsunuz. Bu kadar mı zamana yenildik. Kökünden kopan insanın zulmünün ulaştığı yer burası mı? Anlatın bana ey acıya tanık olanlar! Kökümden bir parça dahi kaldığı sürece yeniden yeşerebilirim.

Ağaç yanarken dahi dermanını veriyor insanın ellerine. o denli bir kendinden vazgeçiş ve o denli bir kendin olma hali. Varlığın özü meşe ağacında tezahür ediyor.

Kim anlatacak yeryüzüne yayılan bunca acıyı, hangi ağıt sonsuzluğu doğurabilir ezgisinden.

Acının hafızası böyle oluşuyor işte. Şehirler, insanlar ve ormanlar yakılırken tanık olanlar, ömürlerinin her adımında bu acının bilgisini bulacaklar. Hiç farkında olmadan bu hafıza kuşaktan kuşağa taşınacak.

Beyaz tülbentli kadınlar, alevlere doğru giderken... Ölü çocukların ninnisi, yanan ağacın ağıdına karışıyor. Ağıtların içinden bir ses; faşizmi yaratan değil ona suskun kalan, ortak olan yığınların varlığıdır tekerrür eden. Bizi hatırlayın diyor yanan her beden, bizi hatırlayın diyor yanan her meşe ağacı, bizi hatırlayın!

Tanıklara böyle sesleniyor ağıdın her sözü:


“...Hangi anın ağırlığı boy atıp büyüyor kanında 

batan güneşin?

Ey şarkı söylemeden beşik sallayan kadınlar 

kumrunun gececil ötüşünde 

Pek çoğu taşıyabilirdi yıldızları 

Ve şimdi yaşlı çeşmedir 

bu işi onun yerine yapmak zorunda olan

Siz tanıklar 

öldürücü bir el kaldırmadınız 

ama kurtulamayacaksınız vatan özleminden 

toz, 

Orada durmadasınız, tozun ışığa dönüştüğü

yerde.”


* Şiirler Hitler faşizminden kurtulan, yaşadığı acıyı, tanık olduklarını mısralarla anlatan şair Nelly Sachs’a ait.


Deniz Bilgin