Geçtiğimi günlerde Meclis’in İçişleri Komisyonu’ndan geçen İç Güvenlik Yasa Paketi ve henüz Komisyon’a gelmemiş olan internete ilişkin yeni "düzenlemeler" öneren Kanun Teklifi büyük olasılıkla önümüzdeki günlerde Meclis’ten de geçecek. 6-8 Ekim’de Cizre’de gördüğümüz devlet şiddeti örneği, yeni düzenlemelerin ne anlama geldiğini de göstermektedir.
Tayyip Sultan’ın "üç güne kalmaz düşer" diye Kehanette bulunduğu Kobanê’de dört ay sonra yaşanan Onur Zaferi; Yunanistan'da 2009 yılında yüzde 4,6 oy alan Radikal Sol Parti SYRIZA’nın 25 Ocak 2015 seçimlerinde yüzde 36 ile iktidar olması; kısa süre önce Hırsızlar Komisyonu’nun dört hırsız bakana ilişkin verdiği "aklama" raporunun Meclis’te AKP oylarıyla kabul edilmesi utancı; IŞİD’e yapılan açık devlet desteğinin Dünya kamuoyu tarafından nefretle karşılanması ve Türkiye’nin zaten dibe vurmuş itibarının eksilere geçmesi; 168 ülkenin "demokrasi kalitesi" sıralamasında Türkiye’nin Uganda ve Kenya’dan sonra 98. Sıraya düşmesi; Barış Süreci’ne ilişkin hiçbir sözü yerine getirmediği için Anadolu-Mezopotamya halklarının öfkesini kazanması, AKP Devleti’ni ve Hırsızlar Sistemi’ni büyük panik içine soktu.
Artık, yaklaşmakta olan seçimlere NAZI dönemi yasaları ve uygulamalarıyla gidileceği kesinleşmiştir. Hem yaşanabilecek devlet terörünün engellenebilmesi ve demokratikleşme sürecinin yolunun açılabilmesi hem de Kobanê ve Rojava Devrimi’nin kalıcılığının sağlanabilmesi için işçi sınıfıyla birlikte mücadele zorunluluğu konusu yeniden güncelleşti. Tarih bu görevi gerçekleştirilmesi zorunlu bir sorumluluk olarak yeniden önümüze getirdi.
Türkiye’de belki de son 15-20 yılın en önemli işçi eylemleri gerçekleşti ve büyük olasılıkla gelecek aylarda hak istemleriyle gerçekleştirilecek işçi eylemleri daha da yaygınlaşacaktır.
Diyarbakır’da elektrik ve suyu "borç" nedeniyle kesilip, yoksul halk karanlık ve açlığa mahkum edilirken, Bakan ve başbakanların aile boyu rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlıkla milyarlarca dolarlık servet edinebildikleri bu ülkede, Soma’de Ermenek’de, Torunlar’da ve her gün her yerde "iş kazası" adıyla kitlesel katliamlara uğrayan Türkiye işçi sınıfının ağır işçileri 15 bin metal işçisi, sadece "insanca yaşamak, insanca çalışmak, çocuklarına yaşanabilir bir gelecek bırakabilmek" istemiyle toplu sözleşme görüşmelerine oturdular. DİSK’e bağlı (Birleşik Metal-İş) ile MESS (Metal Sanayicileri Sendikası) arasında süren toplu sözleşme görüşmeleri uzlaşmazlıkla bitince 15 bin metal işçisi 10 Ocak’ta grev kararı alarak, 29 Ocak Perşembe günü 10 kent ve 22 fabrikada greve gitti.
Bu eylem geleceğimiz için büyük olanaklar sunuyor. Türkiye’nin demokratikleşme ve barış sürecini gerçekleştirecek motor güç olan halkların özgürlük mücadelesi, işçi sınıfı hareketi ile bütünleşebildiği takdirde kalıcı bir barışa ve radikal çoğulcu bir demokrasiye ulaşmak mümkün olabilecektir. Rojava Devrimi bu umutlarımızı ete kemiğe büründürmüştür. Ve işçi sınıfının Türkiye’de eylemli hak ve özgürlük mücadelesi, hem Anadolu-Mezopotamya topraklarında yeni bir yaşam projesinin gerçekleştirilebilmesi, hem de Rojava Devriminin kazanımlarının korunup geliştirilebilmesi için temel dinamiktir. Bu nedenle Metal işçilerinin gerçekleştirdiği bu eylemlere HDP’nin sadece siyasal temsilcileriyle değil, kitlesel boyutlu ve aktif katılımı da büyük önem kazanıyor. SDP’nin oluşturduğu İşçi Meclisi’nin greve ilişkin duyurusunda söylediği gibi, "her kesimden örgütlü örgütsüz bütün işçileri greve çıkan metal işçileriyle dayanışma"ya çağırarak, grevi aktif desteklemeliyiz.
Kobanê’nin ve Rojava’nın kesin zaferi Türkiye işçi sınıfının eylemlerinin zaferiyle taçlandırılmalıdır.